Salı, Temmuz 19, 2011

Atilla Atalay'ın Başyapıtı diyebileceğim Harukulade Hikayesi...

E R M E K T U B U

"Kadir Feten kesesi, mutfaklardan gelir sesi, oturmuş tabak yıkar ah ciğerimin ah ciğerimin köşesi" diye şarkı söy­lerlerdi O'na ... "Ciğerimin köşesi" lafı, "götümün kenarı, ipimin dingili" diye sürerdi sonra ... Zaten şehla olan gözleri iyiden iyiye döner, Denizli şivesiyle "Beni bakın, gırcem o çenenizi, vurcem gırcem, o olcek, gevşek ağızlı gancık sü­rüsü" diye bağırırdı. Kadir Feten, bölüğün tabakçısıydı... Zimmetindeki beş­yüzüç tabak ve binaltı tane çatal kaşığı yemeklerden sonra sabuntozuyla yıkardı. Denizli Tefenni'dendi, şaşıydı, evli bir kadına aşıktı, şafağı 135 falandı ve "Feten" sözcüğünün "ne demek olduğunu" o da bilmiyordu.

İlk kez taburun yazıhanesinde karşılaşmıştık. Ben kısa dönem er olarak "Erzurum'a dağıtım olmuş", emrine veril­diğim tabura gitmiş, kaydolmayı bekliyordum. Kadir Feten de o sırada tabur komutanına ifade veriyordu, "Bene kötü kelimelerde bulunuyordu, kafasına ifak bi daş attım, yarıl­mış gomtanım" diye, tuhaf bir kavga hikayesi anlatıyordu. Yüzü yara bere içindeydi. Belli ki, attığı "ifak daşın" karşılığı verilmişti. Daha sonra taşın muhatabı "Casus Şerif" la­kaplı er de ifade vermeye başladı. Komutan, Şerif'e "Sana bölükte niye casus diyorlar lan?" diye sordu. Kadir Feten at­layıp, "Bu, sivilde, enişdesini sivri uçlu şemsiyeynen öldür­ müş gomtanım, casus filmi gibi, şişlemiş adamı" dedi. Aka­binde "Sana sormadım!" diye başlayan kocaman bir "Komutan fırçası" yedi. Ardından soruşturma yön değiştirdi. Casus Şerif'in eniştesini şemsiyeyle katlinin sebep ve sonuçlarım dinledik. Kadir Feten, Şerif'in sabıkasından da dem vurarak, zaten hırlı bir adam olmadığını belli etmeye çalışıyordu amaa komuta­nın tavrından "cezayı Kadir'e kitliyceği" anlaşıldı. Benim kayıt işlemlerimden sonra, aynı "araçla" bölüğe dönerken, ilkokul çocukları gibi, olup biteni unutmuş yeniden birbir­lerini kızdırmaya başlamışlardı. Kadir Feten, Şerif'e, annesinin bi tarafına plaj şemsiyesi dikip gölgesinde de bir başka akrabasına uygunsuz şeyler yapacağına ilişkin acayip bir küfür edince, boşluğuna yumruğu yedi. Olay büyümesin düşüncesiyle "Hoop hop ayıp oluyo hocam, bi durun baka­lım!" diye sesimi yükselterek aralarına oturdum. Kolay diil­ di, fazladan bi "pırpınm" vardı, yaşça onlardan epey bü­yüktüm, bir otorite mevzuu bahisti yani. Kısa bir sessizliğin ardından, askerlikle ilgili geyiklerin en bilinenine maruz kaldım. Kadir Feten, "Beni bak gısa devre" dedi. "Bu asker ocaği ööle bi yerdir ki, aslanı kediye boğduruu". Elimde ol­madan gülünce, bozulup homurdanmaya başladı. Anlaşı­lan, ustalıkla ettiği acayip küfürlerden ben de payımı alı­yordum. Bir anda kendimi çok yaşlanmış hissettim. Onlar gerçekten de çocuk gibiydiler. Az sonra hep birlikte her şe­yi unutmuş sigara içiyorduk. İçinde bulunduğumuz Reo, Palandöken'in eteklerinde kıvrıla kıvrıla giden bir yol bo­yunca ilerlerken, onlarla birlikte ben de "Şafak defterimi" çıkarıp, giden günün üstüne bir çarpı koydum.

Sonraki günlerde, "Casus Şerif"ten başka "katiller", Kadir Feten'den başka tuhaf küfürler edebilen, sevimli kaçıklar tanıdım. Herkesinki kadar geçmek bilmeyen günlerimi, on­ların arasında "öykü konusu" olsun diye yaşamaya karar verdim. Ama her· zamanki gibi, en görkemli dramayı yaşa­mın kendisi yazıyordu. Yaşamın "düğümleri" şaşırtıcı "fi­nalleri", öykülerini kestirmeye çalıştığım insanlarla ilgili beni her seferinde şaşkınlığa düşürüyor, kendime ilişkin "ebleh ve toy yazı cücesi" teşhisim pekişiyordu. Ben, olup biteni gözlerken bile güçlük çekiyordum. Bu tuhaf ruh hali, "Lan, Fellini yandaki bölükte askerlik yapsaydı; Vudi Elın, Erzurum'da lstihkamcı; Kusturika, Kavtin çavuşu olaydı, ne acaip filmler çıkardı hayatta" gibi "delirmekte olan en­tel" düşüncelerine yol açınca, öykücülükten gözlemden kıl­dan tüyden vazgeçip askerliğimi piyade er olarak sürdür­meyi karar verdim.

Doğrusu pek keyifli değildi. "Sinirden kendini döven bö­lük çavuşu" diye adım çıktı. "Askere gidip bi fiske yimeden döndüm" geyiği, benim için "kendimden başka kimseden tokat bile yemedim" e dönüştü. Evet evet, kimseye elim kalkmayacağı için resmen delirip kendimi dövdüm. Kadir Feten'in askerdeki son günleriydi. "Çarşı" dönüşü gizlice içeri sokup içtiği biralardan çakırkeyif, tür­kü söyleyerek tabaklarını yıkıyordu. Türküsü de pek güzel­ di hani... llk kez duyuyordum, aşık olduğu evli kadına söy­lüyordu galiba ... "Yağmur yağar şıpır şıpır buz gibi; eriyom her gün gayalaada duz gibi; gocen ilen muhabbetin yoğusa; ­boşan da gel gabulümsün gız gibi..." Kadir, keyifle kendinden geçmiş türküsüyle mutfağı çınlatırken, belalıları gelip kız­dırmaya başladı. Başta tatlı atışmalar şeklinde cereyan eden hadise, Kadir'in "kelle kafa" olması nedeniyle, giderek bo­yut değiştirmeye başladı. "Yapmayın, etmeyin, tutmayın efendiler" derken bir anda birbirlerine girdiler. Ben yüksek­çe bi yere fırlayıp, benden hiç duymadıkları tuhaf sesler çıkarıncaya kadar, sinirden kendimi yumruklayıncaya kadar, onlar çoktan kafalarını gözlerini patlatmışlardı bile. Kendimi kay­bedip tuhaf hareketlerle dikkatlerini çekmeseydim durmayacaklardı. Öfkeden çatla.yan sesimle, "Bayramda cemaati azarlayan imam nutuğu" attım: “Olur muydu; yakışır mıydı; hepimiz ‘bu ocakta’ kardeş değil miydik; falandı... hatta, filandı. Ama olan olmuştu bi kere ... En kötüsü, Kadir Fe­ten' e zimmetli beş yüz üç tabaktan iki yüz tanesi felan kınl­mıştı. Herif iki gün sonra terhis olurken, zimmet eksiği ne­deniyle hayatta paçayı kurtaramaz, memleketten parasını denkleştirmesi en az bir haftasını alırdı. Daha da kötüsü, Kadir'in bininci kez bir kavga çıkardığı duyulursa, askerliği yanabilirdi… Fenaydı yani. Kadir'e tabak parası toplanması amacıyla ortada şapka dolaştı; her­kes elini cebine attı. Toplanan meblağ ile anca otuz tabak fi­lan alınabilirdi. Ben iki kez daha fırlayıp "asabi imam" ko­nuşması yaptım ama para yine denkleşmedi. Ertesi sabah, Kadir'in tabakları için, kendisinden öğrendiğim en seçme küfürlerden ederek, cüzdanımı boşaltıp ikiyüzyedi adet porselen tabakla bölüğe geri döndüm.

Kadir Feten, son kez, nizamiye kapısında ... Üstünde buru­şuk sivil kıyafetleriyle, "Sivilde muhakkak İstanbul'a gelip beni bulacağını" söylerken o şaşı gözleri dolmuş ... "Git lan" dedim, "Buzağı gibi bakıp durma insana." O gitti, ben, Palan­döken'e bakarak şehirlerarası cam kenarlarını düşündüm.

Şimdi, ben ruhen kendimi tekrar İstanbul’a hazırlamışken, bayram değilken seyran değilken, askerliğim bana mektup atmış. Gönderen: Yıllar sonra Kadir Feten. Açamadım. Kendimi esir alıp, saat­larce askerlik anılarımı hatırladım. Askerliğimi tekrar yaşadım. Zarfın içinde mektup yok­tu. Hiç bir şey yazmamış. Tek bir kelime bile. Sadece gazeteden özenle kesilmiş yüzlerce kupon çıktı; Arcoroc tabak kuponları.

A t i l l a A t a l a y

Öküz Dergisi Sayı:3

Menekşe İstasyonu

Etiketler:

Pazartesi, Ekim 25, 2010

gülme duvarı 27. sayı kasım 2010

Gülme Duvarı

* Gurur yapma, gurur duyacağın bişii yap...

* Batı sana 'güven me' (güven mi - bana güven) der ama sen ona asla güven - me

*
Pinokyo, bir peri tarafından çocuğa dönüştürüldükten sonra büyümüş ve
kukla sektörünün bir numaralı adamı olmuş... Babası Gepetto'nun
yaşadığı kasabaya giden bi dostundan, dönüşte yaşlı adamı da yanında
getirmesini istemiş... Pinokyo, kollarını açarak büyük bir mutlulukla
gelen babasına "Baba bak ben adam oldum" demiş... Gepetto: "Ben sana
adam olamazsın demedim" demiş... Kıssadan hisse senedi olmazmış...
Kıssa bir Sabancı kuruluşu diilmiş... Baba "Bursa bizim mi" diyen
torununa Sabancı kafa göz girişmiş...

*
Şanlıurfa, şanlı olmadan önce "ş" harfini nereyle anlatıyordu millet?
Asıl Lüleburgaz'ı, Ödemiş'i, Ünye'yi il yapmanız lazım...
Yumuşak genin "y" si dese ya birisi...

*
Avrasya maratonunun köprü trafiğine takılmasından dolayı dünyada ilk
defa bir maraton dört saatten fazla sürede koşuldu...

*
Öğrenciyken akşam yemeğimizi bir esnaf lokantasında yerdik... Biraz
ilersinde de, x sonsuza giderkenci sınıf bir kebap salonu vardı...
Burada yenilen lahmacunlar gines rekorlar kitabında en uzun süre
sindirme rekoruna sahip bir o kadar kötü bir ağız tadı bırakan berbat
ötesi şeylerdi işte... Bizi arada bişii dürter "Len hep aynı şeyleri
yiyoz gidek şurda lahmacun yiyek" diyip girer "demez olaydım" çığlıyla
kendimizi zor dışarı atardık... İşte hikayemiz bu lokantanın iki
komik komisine dair:
Ön kapağı kırılmış ve kaset direk yapıştırılmış Yu-Ma-Tu marka teypten
bir şarkı tırmalar kulakları...
Birinci garson: Len ne kadar eşeksin yav! Ulen ne kadar eşeksin yav!
İbo bu şarkıyı Ceylan filminde söyledi...
İkinci garson: Len ne kadar eşeksin yav! Uleyn ne kadar eşeksin yav!
İbo bu şarkıyı Mavi Mavi filminde söyledi...
Birinci garson: Len ne kadar eşeksin yav! Ulen ne kadar eşeksin yav!
İbo bu şarkıyı Ceylan filminde söyledi...
İkinci garson: Len ne kadar eşeksin yav! Uleyn ne kadar eşeksin yav!
İbo bu şarkıyı Mavi Mavi filminde söyledi...
Birinci garson: Len ne kadar eşeksin... (sinir bozucu derecede tekrar)
İkinci garson: Len ne kadar... (aynı şey)
İki taraf başka hiçbir argümanda bulunmuyor, eşek ve leyn kelimeleri
ki o da ecnebice eşek demek zaten, havada uçuşuyordu... Masadan bir dost
dayanamadı ve patladı: "İbo bu şarkıyı iki filmde de söylemiş olamaz
mı yauuv?"
Sanki bana Ennio Morricone, Hans Zimmer gibi bir müzisyen İbo... Böyle
her filmi için soundtrack hazırlayan falan...


* - Bu nohut değil ki!
- Görgüsüz karı işte... Zengin olduk diye nohut yemeeni bööle yapmış...
- Ee bu ne?
- (hafif dudaklarını büzerek ve inceden eşini mezeleyerek)
Bi gün önceden suda marine edilmiş ve zeytinyağında küp küp soğanları
pembeleşene kadar kavrulmuş, salçalı sıcak fındık yemeği!

* Dijital bişii icat etsem ve adını 'i-cat' koysam, 'ayket' diye
okusam ne olursa olsun çoksatar...
( gidip tüm isim haklarını mı alsam n'apsam)

* İki kişi arasındaki iletişimin en fazla üçüncü şahıslar tarafından
dinlenmesini herhalde Kızılderililer yaşamıştır.
Birinci Duman: Orti, sanırsam bizi birileri dinliyor...
İkinci Duman: Len oolm gökyüzüne mesaj atıyorsun tabi birileri
dinliycek...

* 70bin kişi dinleniyorsa bu 70bin kişiyi dinleyenleri kim dinliyor... Bu
ara telgraf daha da kötüsü güvercin iletişimine doğru bir geçiş kokusu
alıyorum...

* Cem Yılmaz'ın Şener Şen ile yaptığı röportaj harika;
CY: Senle ilk rüyamda karşılaştık Şener Abi, sen bana doğru gelip
tokat atmıştın.
ŞŞ: Sana el vermişim evlat...
Usta çırağını işe göndermeden önce tokat atması gibi... Büyük ustadan
veciz bir cevap...

* İzmir'deki Hayvanat bahçesini gezdim kızımla
Soru: Her hayvanat bahçesinde mutlak olan hayvan nedir?
Cevap: Karınca...

* Karınca insanın kaç katıysa, dünyada insanın kadar katı karınca
varmış... Hatta karıncalar arası 10binden fazla tür olduğu tahmin
ediliyor ve bunlarda çok azına isim verilmiş... Yani bu dünyayı en fazla
paylaştığımız varlık karınca...

* Hayvanat bahçesinin tabelasının altında bir sokak köpeğinin miskin
miskin yatması...

* Çok severim, Vedat Özdemiroğlu'nun şu keşfini:
Çoban Kavurma: Görev-i süistimal
Benim buna eklemem:
Çoban Salata: Mesleki dezenfermasyon

* Türkülerde postmodern mimari yaklaşımlar:
- Denizler altında demirden evler!
- Drama köprüsü dardır geçilmez...
- Bir evler yaptırdım more ramizem sazdan samandan
İçine girilmez ramizen tozdan dumandan...

Kalın Sağlıcanan
Dt Cihangir Bayburtluoğlu

Etiketler:

gülme duvarı 26.sayı ekim 2010

Gülme Duvarı

* Eskiden beyaz ekmeğin çok büyük forsu varmış... Anneannemler
yaptıkları tam buğday ekmeğinin (esmer ekmek) arasına beyaz ekmek
koyup yediklerini falan söylerlerdi... Şimdi neden tam buğday ekmeği
beyaz ekmekten daha pahalı? Çok saçma diil mi?

* Çeşme'de bir market alışverişi sırasında gezgin bir turist grubunu,
içecekler bölümde görünce dayamadım ve Cocacola'yı göstererek:
"This is Turkish traditional drink ... So delicious" falan dedim...
Dünyaları falan değişti... Mutlak tatmaları gerektiğini hatırlattım...
Dumurun dibine vurdular... Görseniz... Kontra-ironi çok hoşuma gidiyor...
Gidince ülkesine kesin anlatır kefaller...

* Yılın facebook esprisi farmville'e dair:
Babanızın çiftliği olsa bu kadar çalışmazsınız!

* Türk tipi Dalış (scuba) kursu birinci yıldız sertifikaları:
1 Boy vermek
2 Kum çıkarmak
3 Bacak arasından geçmek

* Kötü sit-kom tarihimiz:

- Niiiiiiiii!
(Kaynanalar diye yazmak zorundayım... Yeni jenerasyon bilmez deyyu deyyu...
Sadece şive üzerine olan bu dizide ünlü basketbolcu Efe'nin annesi
Tijen hanım arada, nesi komikse artık "niiii"lerdi... )
- Ne diyon lann sibop!
- Ba ba baba...
- Oha falan oldum yani!

* İyi sit-kom tarihimiz

- Gülşen Abi (ve aynı ekibin çektiği: Ev Hali)
- Bir Demet Tiyatro (ve aynı ekibin çektiği: Dış Kapının Mandalları)
- Kaygısızlar

* Evde Bir Bebek var:

- Gülmek, sevildiğini hissetmek, dans etmek hepsi içgüdüselmiş...

- Bebek giydirmek ne tatlı işmiş ya...

- (Seinfeld köpekler için söyler ama ben bebekler için daha geçerli diyorum)
Uzaydan birileri gelse, bebeklerin bizim efendilerimiz olduğunu
düşünürler herhalde...
Altlarını temizliyoruz; yediriyoruz; seslenince hızla yanına
gidiyoruz; onları çeşitli maymunluklar yaparak güldürmeye çalışıyoruz...

- İsim verilirkenki anne alışkanlığı nedir:
Dur bakim o isim olmaz, Dübel hala, dübel dede, dübel teyze... Yok yok
"Dübel" olmaz...
Ya "dübel" tabii olmaz, ama çocuğa da isim koyarken illa bu çocuk
"Ağır Ceza Hakimi" olabilir, ya da Diyanet İşleri Başkanı seçilebilir
diye bir isim kevgirinden geçirilir mi yauv!


* Kara Mizah olarak Galata Kulesi'nin dibinde iftar yaptık... Yeni
patlayan KPSS skandalı baş mizah konumuzdu... Deli komik şeyler çıktı...
Benzerleri ertesi gün tüm mizah sitelerinde vardı... Eşimin anlattığı,
Gıda Mühendisleri Odasının tüm üyelerine mail attığı: "bizden de şu
meslektaşımız birinci olmuştur, tebrik ediyoruz" kutlamasını anlattım...
Nasıl bir kepazeliktir yarabbi...
İnternetten konuyla ilgili seçme espriler:
- Soruların 10 bin dolardan satıldığına dair iddia üzerine:
ÖSYM'den açıklama: "Valla bize gelişi 9 bin dolar" -ekşi-
- KPSS birincisi: "ne kopya çekmesi, sınava bile girmedim ki!" -zaytung-

* Meslek sınavları arasında en enteresan gıcır hadise:
Çingeneler çocuklarının gırnatacı mı, davulcu mu olacaklarını şöyle
bir sınav ile belirlerlermiş:
Çocukları sıraya dizerler ve hepsine birer gırnata verirlermiş...
Hangisinin nefesi yetmez sesi çabuk kesilirse onu davulcu yaparlarmış...
Ritim duygusu doğuştan geliyor zaten, o kısmın bir önemi yok...

En iyi düğünler Çingene düğünleridir: Müzik en şugarından, çiçek
piyasası zaten onların elinde, dans dersen eğlence dersen en
kıralından anadın mı?

Baryam Beyauv!

* Mutluluğun resmini geçtim artık da, biz bir bayram günü sıcaklığını
anlatan sahne hiç çekebildik mi be Abidinciim! (şu Amerikan
sinemasının gözümüze gözümüze soktukları şükran günü muhabbetini
gördükçe sinir olduğum mesele)

* Derli toplu ve ya mutlu bir yuvadan gelememen senin kaderindir...
Ama mutlu sıcacık bir aile yaratmak senin elindedir... Babam bayram
sabahı: "birdim sekiz oldum" dedi... Gelinleri torunu hep beraberdik bir
bayram sabahı kahvaltısında...

"Birdim sekiz oldum"
Yetiştirme yurdundan, ODTÜ inşaat mühendisliğini kazanan babam
yalnızlıktan gelen bu gurur tablosunu böyle bir cümle ile anlatınca,
ister istemez gözlerim doldu...
Sonra babamın hiç bir eşyanın olmadığı çuhalar üzerine konduğu
bebekliği aklıma geldi...
Annesinin onu tarlada çalışırken arada sırtından alıp emzirdiği bir
Anadolu'dan Görünüm jeneriği aktı bir an... Film şeridi benim doğduğum
gecekondu evine götürdü beni, tek lüksün bir piknik tüpü olduğu bir
ev... Kızıma baktım sonra, Ege denizinin lacivert sularını gördüğümüz
sundurmada, 'nereden nereye' iç sesini geçiverdim içimden... Pek de
dışıma dökmeden iç geçiriverdim sadece...

Eski Bayramlar:
Anneannem, topal eşekle sabahın köründe Gölovasına geleceğini, erken
kalkmazsak göremeyeceğimizi söylerdi... Eski üslup bi mizah işte...

* Babamın yabancı arkadaşları gelmişti... Anne klasiği; pasta börek
yapmış işte. Ben de keki peynirle yiyorum, bi benim tabağımda peynir
var ekstradan... Annemin genel serzenişidir "bizim oolan keki bile
peynirle yer" deyyu deyyu... Hele çekirdek yanında bayılırım
peynire... Neyse turist abla şaşırdı duruma ama sonra gittiler
memleketlerine çiz-kek yaptılar...
(bu hikaye inanamayacağınız kadar gerçektir)
Ama peyniri tatlıya katmak bu toprakların güzelliği... Pazarlayamıyoruz işte...
Künefe, Höşmerim...
(bu ara Höşmerim, "hoş mu erim" muhabbetinden geldiğini bilmeyeni dövüyorlar)


Bizim künefemize inat ya da bişii keşfetmişler gibi


peynir tatlısı neydi adı o hatta onun asıl adı şu geyii

* Eş durumundan konuk yazar:
Ablamla beraber ertesi gün günübirlik tekne turlarından hangisine
çıksak sorusuyla gezindiğimiz Datça sahilinde teknelerden bi tanesinin
çalışanı soru yağmuruna tutuyoruz. "Kaç koy geziliyor, ne kadar, yemek
kaçta" vb. sorularımızdan bunalan genç arkadaşa daha da genç bir
başkası arka çıkıp cevap vermeye başlıyor. Bütün sorularımızı tekneyi
sonuna kadar sahiplenerek yanıtlasa da gençliğinden mütevellit
kaptanlığı kendisine yakıştıramıyoruz. (Malum kaptan dediğin Fedon
kılıklı olur en azından:)

Biz : Teknenin kaptanı kim?
Genç: Benim.
Biz : (Belki Bodrum'daki kaptanlık okulundan filan mezundur ama direkt
de sorulmaz ki düşüncesiyle) Alaylı mısınız?
Genç : Yok abla ben Datça'lıyım.

Kalın Sağlıcanan
Dt Cihangir Bayburtluoğlu

Etiketler:

gülme duvarı 25.sayı eylül 2010

Gülme Duvarı

Durum Esprisi:
Hacivat ile Karagöz boks ringinde, hakem sürekli kafa atan Karagöz'ü uyarır:
"Darbe-ül Ser Yesag'tır,
Olursun ring-ülv diskalifiye..."

Karagöz hayal perdesinde hayal kurar... (hayal-ül inception)
Kendini uyaran hakem'in alnının ortasına gömerken görür:
Hakem: Olursun diskalifiye!
Karagöz: Bıy bıy bıy, asıl sensin pis kalite!

Kelime Esprisi:
- Ah anam! Ohh! N'oluyor yahu?
- Abi pis dolandırıldık, bize tekne turuna diil, tekme turuna çıkarmışlar...
- Ee! Durmadan tekme mi yenir... Bu ne be!

* Medyamalaklarından bir veyjey kardeşimiz:
"Hoş geldin 12 ayın sultanı Ramazan" demişti...

* Ramazan'ın en çok hoşuma giden tarafı sosyal yanı...
Bünyelerin aynı hareket etmesi; eş, dost bi aş etrafında aynı saatte
birlikte olması...
(Normalde birini yemeğe davet ettiğinde, ya geç kalır; ya tok gelir...
Hani bunlar yaşanmaz Ramazanda)

* Klişeleşmemiş Eski Ramazanlar geyiği:
Vapurlarda sigara yasaklanmadan önce, Ramazan ama Ramazan'ın sonbahara
falan denk geldiği zamanlar... (O püfür püfür Ramazanlar..) İftar vakti
camilerin ışıkları boğaza düşerken birden vapurlarda alev alırlardı ...
Bu kadar insan sigara ağzında, çakmak elinde orucunu sigarayla açmak
için bekler mi?

* Yoktur herhalde:
Amsterdam için iftar vakti...

* Almanların kişi başına bizden daha çok sigara içtiğini biliyor muydunuz?
(Ben de oradaki 3 milyon Türk ile ilişkilendirmiştim olayı... Bizim
kadar kolikler adamlar ya... Gözlerimle gördüm...)


* Kibir:
"Ben olsam benim sözümü dinlerdim"
Kendini beğenmişlik:
"Ben benim olduğum ortamlarda çok eğleniyorum"
Aşırı Özgüven:
"Ben olmadan asla"

* Sallandıran Aleksandırları sallandıracaksın taksim meydanında,
bak bakalım bir daha sallandırıyorlar mı?

* Yolda sağına soluna bakmadan yürüyenlere diyorum ben sık sık
"Aleksandır" diye...

* Satranç tahtasında Vezirden sonra en büyük güç kaledir...
Ama onun yeri en uzak köşedir... (ya buradan baba bi laf çıkarcam ama
hadi hayırlısı)

* Seçim zamanlarını çok gördüm...
Belediyeler asfalt dökelerdi bir gecede... Arabalar çekilmeden gelişi güzel...
Sabah bakarsın sanki yeni yağmur yağmış gibi... Yeni park yerinden
çıkmış arabaların altlarında asfalt falan yok... Nasıl bir kepazelik
anlayın...

* Bu esprilerin çoğu yollarda aklıma geliyor... Trafiği
değerlendiriyorum... Aklıma geleni kaydediyorum...
Demek uzun yol, Tır falan şoförü olsam roman yazıcam...

* Tayfun Talipoğlu'nda vardı bir adam, yollarda derviş olmuş... Acayip
güzel konuşuyordu...

Avam Mizah:
- Metrobüs Avcılara kadar gidiyor... Kiralar orada acayip ucuzmuş...
- Ordu'da da kiralar çok ucuzmuş... Üstelik o da tek otobüs... Gidip
yerleşecen mi?

* Güzellik Övecelidir...

* Bir ortamda tartışma varken, ortamı mülayim bir biçimde izleyen adam
bir ara şahit gösterilir veya onayı alınmaya çalışılır... Taraflar onu
kendine çekmeye çalışır...
- Ya haklı diil miyim Rasim abiciim ya!
Falan der birisi mesela...
İşte bu Rasim abi, birden kendine biçilen bu paye çok hoşuna gider,
mütevazi gibi davranmaya ve konu hakkında bişii bilmese de üst bir
tavır sergilemeye çalışır... "Sen de haklısın, sen de haklısın, hanım
sen de haklısın" düsturuyla yaklaşır... Kendini yüceltir...
İşte o ortamdaki en şerefsiz adam odur... Taraflar kendi davaları
adına ne kadar yalan söyleseler de onun kadar yalan olamazlar...

Mizahi tanımlamalar:
Lohusalık: Hamilelik Nekahatı
(Nekahat diil "Nekahet" miş doğrusu... Yok arkadaş ben bildim bileli
buna nekahat denir...)


Tarih:
* Marcus Aurelius Roma Meydanı'nda yürürken arkasında bir uşak olurmuş.
Uşağın tek işi, insanlar ona şükranlarını sunduğunda...
Marcus'un kulağına "Sen sadece insansın" diye fısıldamakmış.

* Osmanlı Padişahları saraydan çıktıklarında halk onlara bağırırmış:
"Böbürlenme padişahım senden büyük Allah var..."

* Firavunlar geceleri dışarı çıktıklarında,
"Güneş tanrısı RA'dan mı korkuyon oolm!" derlermiş...

* Amerikan başkanlarına sık sık paralarının üzerindeki
"Tanrıya inanıyoruz" ibaresi gösterilirmiş...
(İnsana insan gibi davranmayan, bence en büyük Allahsızdır...)

* İtalyan misafirlerimiz vardı... 100 liranın arkasını gösterdi ve "bu
kim?" diye sordular...
Baktım "Itri" yazıyor... "Ünlü bir Türk müzisyen" diyebildim sadece... Bir
bestesini mırıldanabilir misiniz falan gibi baktılar... Bi Dakka ya...
Bence bunu yapabilecek 100 kişi bulamazsın... Ben bi kelime bilmiyorum
adama dair... Adı da Buhurizade'ymiş... İddia ediyorum Türkiye'de
Mozart'ın adının "Wolfgang Amadeus" olduğunu bilen milyon kişi vardır,
Itri'nin adının Buhurizade olduğunu bilen 5 kişi yoktur... Tamam 5 kişi
vardır da onlar da zorlanır hatırlamakta...

Akşam eve gelirken lanetlenmiş gibi hissettim kendimi... 5 yıldır
oturduğum evin karşısındaki sokağın adı da "Itri" miş... Bu ne ya!




* Pakistan'da günde 8 kez ezan okunuyormuş... Bunun nedeni 3 vakit
namaz kılınan bir mezhep ile 5 vakit namaz kılınan mezhebin
vakitlerinin birbirine uymamasıymış... (Kaynak : Yeni Pakistan'dan
gelen kardeşim)

* Hıristiyan azınlığın daha fakir olduğu tek Müslüman ülkesi Pakistan sanırım...

* Pakistan'ı ziyaret eden SSCB başkanı Brejnev (Bu ara adamın adını
sörç ettim gugul'da midem kalktı... Tipinden diil, yani o da Allahın
kulu... Adamın üçüncü fotoğrafı, başkan yardımcısını dudaktan dudağa
öptüğü fotoğraf... Yazarken bile içim kalktı...)

Ya konudan konuya atlıyorum ne yazacağımı da unutuyorum, neyse bu
Brejnev kazması Pakistan'a gider... Sokakta ilerlerken birini işerken
görür... Yanında oturan Pakistan başkanına bakar... Pakistan başkanı:
"Efendim biz öyle bir özgürlükçü ülkeyiz ki, sokağa işemeyi yasal
kıldık" der...

Brejnev ülkesine döner dönmez sokağa işeme yasağı getirir... Hatta
görüldükleri yerde vurulmasını emreder...

İki gün sonra Gazetelerde şu haber çıkar: "Pakistan büyük elçisi,
Kızıl Meydanda işerken vuruldu..."

* Yusuf'un babası'da Pakistan'a gittiğinde bu manzaradan muzdarip
olmuş... Herkesin çok rahat bir biçimde sokağa işemesi... (bari bizim gibi
uygar olun imzanızı falan atın duvara... )

* Pakistan deyince hep aklıma, Benazir Butto'nun Türkiye ziyareti ve
Tansu Çiller ile yaşadığı kepazelik gelir... Star televizyonun aynı anda
çektiği bu kepazeliği hatırlayıp bize yazanlar arasında çekilecek
kurada, kazanan bir okuyucumuzu Pakistan'a tatile gönderiyoruz...

* Pakistan'da yaşanan sel felaketine çok üzüldüm... Allah sabır versin...

Dt Cihangir Bayburtluoğlu
Kalın Sağlıcanan...

Bayramınız Kutlu olsun...

Etiketler:

gülme duvarı 24.sayı ağustos 2010

Gülme Duvarı Ağustos

* Geçen sayıda "Domates meyve mi?" bilgisine şaşırdık...
Şimdi daha dumur bir şey söyleyeceğim: Karpuz kuruyemişmiş!

* Millet "Deneme" yazar ben "Yanılma" yazarım.
"Yanılmalar" çok yakında bu köşede...
Anti-Montaigne Akımı

* Sana sonsuz iyi sonuç vadeden ve karşılığında para isteyen iki
meslek gurubu vardır:
Dilenciler ve Dolandırıcılar...

*"Türk insanının en sevdiği mizah şekli sululuk..." Hakkı Devrim
Hakkı Devrim, yaşayan birinden örnek hikâye anlattığında insanlar
biraz daha kulak kabartabiliyor...

* Alternatif Türk Korku Filmi İsmi:
Teke Hortlaması
Alternatif Türk Avam Komedi Filmi İsmi:
Teke Zortlatması

* Doğu-Batı
Doğuda Korna bir iletişim aracıdır
Barıda Korna bir uyarı aracıdır

Çin Atasözleri böyle:
"Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa o yerde güneş
batıyor demektir";
"Derin olan kuyu değil kısa olan iptir";
"Karanlığa küfredeceğine sen de bir mum yak" gibi derin manaya
sahiptir ya, Çin'den yeni gelen bir dostum şey dedi:
Çin'de en çok duyduğum deyiş: "Çin'de ne bildiğin değil, kimi bildiğin
önemlidir..."

* Doğu- Batı
Batı'da ne bildiğin önemlidir
Doğu'da kimi bildiğin önemlidir

* Bir ülke, bildiğiyle yükselenler sayesinde yükselir, tanıdığıyla
yükselenler sayesinde çöker, küçük insanların gölgeleri uzar, güneş
batar, biz de karanlığa bir mum yakarız...

* Yakutistan
Geçen kendimden utandım... Yakutlu biriyle tanıştım ve oranın neresi
olduğunu sordum... Hani Amerika'da sokaktan geçene Türkiye'yi sorarlar
da adam bilemez ve sen onu külliyen cahillikle suçlarsın ya, ben o kör
cahil adam oldum işte... Yakutistanda 'yumurta'ya yumurta dediklerini
ve acayip Türkçeye yakın bir dil konuştuklarını öğrendikten sonra,
"çok küçük bir ülkesiniz galiba" diyerek kendimi teselli etmeye
çalıştım... Türkiye'nin yaklaşık 4 katı büyüklüğündeymiş toprakları...
"Hani maden olmayınca normaldir" dedim, o da yemedi... Dünyadaki
elmas madenlerinin yarısı ordaymış... Ülkede bir doğalgaz çıkıyormuş,
"kimse arabasını istop etmiyor" dedi adam... "Sabah soğukta
çalıştırmak çok zor oluyor diye"... Bir kaç internet sitesine de ne
yazmışlar burası hakkında diye bakındım, Türkiye'de okumaya gelen
Yakutlu bir öğrenciye "siz de cami var mı" diye sormuşlar o da,
"bayramdan bayrama gittiğimiz bir ibadethane var" demiş... Yazar
eklemiş, "Lan oolm kesin türk dini diye bir şey var"


* Ülkelerin kaynaklarına dair şehir efsaneleri:
Yurtta Azeri bir öğrenci tanımıştım, "biz de ocak hiç kapatılmaz" demişti...
Yakutistan'da arabalar hiç istop edilmiyor muş...
Avustralya'da şehir içi telefon görüşmeleri ücretsizmiş...
Brunei Sultanlığında, çeyrek altın bedavaymış...
Kuveytte benzinliğe girdiğinde en düşük kuruşun yoksa dövüyorlarmış...
Eskimolarda soğuk içecekler ücretsizmiş...
Rize'de çaylar kahvecidenmiş...

* Anıttakiler insanların önüne geçmemeli... Zaten fotoğraf
çekilirken bile fonda duruyorlar...
Anıtlar Yüksek Kurulu... (alçak olsaydı şaşardım)

* Nasılsınizm:
Böyle aileler ilk tanıştıklarında ya da bir salonu hınca hınç
doldurduklarında, başlarlar seremoniye:
- Siz nasılsınız?
- Aman efendim siz nasılsınız?
- Önce benim hanım sordu leyn!
- Hamdolsun siz nasılsınız?
- Size... Yok yok sormuştum... Siz?... Heh... Ha sordum mu? Neyse,
bir kere daha soriyim, 'siz nasılsınız?'
- Aman efendim, caanım efendim... Caanım efendim... Yeter efendim...
- Bittabii bilakis filhakika iyiyim, siz nasılsınız?

4 kişi bile olsalar 4X4 sorulur bu soru ve 16 kere cevaplanır...
* (-Şimdi aileler ilk tanıştıklarında bir soğukluk olur - Ehe ehe -
Böyle sahte gülücükler atılır...)
Devekuşu Kabere

Biri demez ki: "psikolojik sorunlarım var"
Ya da ne biliim "özafagusumda subakut gelişen bişii var"
"üzerinize afiyet kleptomanim azdı"
"aman efendim lakin çantaya attığınız benim cep telefonum"

- Nasılsınizme Hayır! -

* Kim marketleri zincirinde affedilmez bir hoparlörik hata yapılmakta:
"Hoşgeldiniz Kim Kim!" sloganı bana "Hepiniz Kim Kim!" gibi bişiyi
hatırlatıyor... Bursa'daki Beceren Palas'a girmiş gibi hissediyorum...
(Beceren Otel Zinciriyle ilk Devekuşu Kaberede dalga geçmişlerdi...
Bunu da yad ediim dedim)

* İzlanda'da Patlayan yanardağın adı üzerine daha güzel bir espri yapıldı
Medya Kralında entelektüel mizah yapan kardeşler tarafından:
"Eyyafyallayöküll yaz 8080'e gönder taktir edelim"
şeklinde bir altyazı hazırlamışlar...

*Rüşvet Trikleri
(bunu kliniğimizin ortaklarından prof. bir abi anlatmıştı... Sonra bir
araştıriim dedim... Ekşide de yazmışlar...)
Abi bu dosya 1211 no'lu yasaya uygun hazırlanmamış...
Ne abicim o yasa...
Sen bi bilene sor öğren öyle gel...
Bilene soruyorsun
"Her paranın üzerinde yazar ya abi, 1211 nolu yasa gereği basılmıştır diye"

Kalasınız Saalıcanan
Dt Cihangir Bayburtluoğlu

Etiketler:

gülme duvarı 23. sayı temmuz 2010

Gülme Duvarı

* Botanikçilerin domatesin meyve olduğu gerekçeli kararını
duymuşsunuzdur... Çekirdek muhabbeti işte...

Domates Meyve ise Çoban Salatası ne? Meyve Salatası mı?

Hemen ünlü "sonradan gurme"mize soruyoruz: Domates meyve midir, sebze midir?
" Bazaara gidersin daadlı olanlaa meevedi, duuzlu olanlaa sebzedi..."

* "Sonradan Gurmeler" geçen yılın en iyi esprisi...
Yemekteyiz programının müsabıkları için kullanılan bir sıfat tamlaması
oldu... Program da beni deli ediyor zaten...
"Bifteğin yanında pilav mı olur? Patates püresi olur!"
Ne diyon oolm sen... Hidiv kasrında mı doğdun... Neyin olmadığından
bahsettiğinin farkında mısın?
Bir şişman teyze vardı "onu yemem" "bunu yemem"
Eleman lafını giydirdi: "teyze sen nasıl şişmanladın, onu, bunu yemiyon"

* Ben bir de "Face verdik Book'unu çıkardınız" esprisi çok hoşuma
gitti geçen yıla dair...
Yılın kelime esprisi muhabbetinde, gümüş madalyayı buna veriyorum...

* 80'ler avam mizahı: "Küçük harflerle konuşun... Çok gürültü oluyor..."
İmla kurallarına dikkat edelim mi peki? (2000'lerden gelen cevap)

* Tırt Diş Hekimleri Odası En kötü 3 implant vakası şeklinde absürt
fotoğraflar yayınladım...
Volkan Akmeşe kardeşimiz bütün kafa kemiklerinin kırıldığı röntgendeki
tedavi şeklinden rica etti benden:
- Abi bu çok güzelmiş, ben yaptırmak istiyorum bundan. Sen yapabilir misin?
- Ağzına bir el bombası koyuyoruz... Pimini çekiyoruz... Sen klinikten
kaçabildiğin kadar uzağa kaçmaya çalışıyorsun... Nasıl?
Şeklinde cevapladım... "Tamam. Uyuşturup yapıyorsanız sorun yok" demiş...
Volkancığım bu prosedürün sonunda kalıcı bir uyuşukluk oluyor haliyle.

* Üniversite şehir efsanelerini bilirsiniz...
"Risk nedir" "Arabanın hangi tekeri patladı" " Why - Why not"
"2 kere 2" "Dübel" "Kuddusi Müftüoğlu" "Fahri Korutürk"
"Bi el atalım gençler" "Ağanın gaitası üstüne gaita olur mu?"
"Gayda diil oolm, bu gaita yani bildiğin gıdanın insan vücudu çıkışlı küspesi"

Şimdi yazacağımı duymamışsınızdır... Çünkü gerçek...
Babamın Fizik Profesörü arkadaşı Galip Tepehan'ın ağzından dinledim:
Soruya cevap olarak şunu yazmış aklı evvelimiz mi desem, köylü kurnazı
üniversite öğrencisi mi desem:

İlgili formül kullanılarak,
Sorudaki değerler yazılır,
Ve istenilen sonuç elde edilir...

* Bir de Güzel Sanatlar Fakültesi yetenek sınavı girişi efsaneleri vardır...
Yusuf Kot bi gün onları çizittirsin köşesinde... Çok komikler... ( bi
kaç tanesini ondan duymuştum)

* Bahçelievler belediyesi, kağıt plastik ve metal çöplerini ayıran bir
kaç konteynır koymuş mahallemize... Üşenmedik biriktirdik... Mutfak
bir çöp odaya dönüştü ve ben onları büyük bir zahmetle tekrar dönüşüme
taşıdım... Tam atacakken Konteynırda bir sürü ıspanak vardı...
Ispanakta demir olduğundan, dönüşümde metal konteynırına atılmış diye
düşünebilirsiniz...
Hayır, insanımız oraya kendi normal çöplerini atmış... Bazen
yöneticiler akıllı ve güzel şeyler yapmaya çalışsa da, başında insan
tutamayacağın için ziyan oluyor bu projeler...

* Her canlı ölümü tadacaktır (sana söylüyorum Volkan)
Da benim merak ettiğim Cüneyt Arkın öldüğünde mezar taşında ne yazacak?
Fahrettin Cüreklibatur diil herhalde...

* Cüneyt Arkın'a bu isim soyadı seçim kaybettirmişti... Kahve kahve
dolaştı benim asıl adım "Fahrettin Cüreklibatur" dedi ama yemedi...

* Bu aralar arabaların arka bagajlarından sarkan bezlere gıcığım... O
ne çirkinlik yollarda... Adam arabayı yıkamış... Tahminim bu bezle
silmiş... Kurusun diye bagajdan sallandırıyor... Hayır, moda oldu
Allahın belası şey...

* Hollanda da balkonlara çamaşır asmayı yasakladıklarını duyduğumda
çocuktum ve orada artık çamaşır yıkanmayacak falan diye düşünmüştüm...
Giyip giyip atacaklar falan... Ya da paso kuru temizleme... Şimdi
evlerin çoğu balkonsuz... Bi şekilde ev içinde halloluyormuş mesele...
Ben yine de eski İtalyan - Yunan filmlerinin dar sokaklarında, iki
yakanın pencereleri arası asılmış sarkan çarşafların kadraja acayip
estetik kattığını düşünürüm, filme derinlik verir... Ya da eski
Tepebaşı sokaklarındaki çamaşırların yarattığı siluet sık sık
kullanılır fotoğraf sanatımızın karelerinde... Ben de severim baabında
şeettirdim...

* Seinfeld Kamuflajı:

Arabanın arkasına birinin camı kırıp çalabileceği bir şey
bıraktığınızı düşünüyorsanız onu gazeteyle ya da bir giysiyle
kapatırsınız...

* Sinemada Dövme
Sinemada bir adamın kardeşini, çocuğunu falan; sırtındaki,
basenlerindeki büyük, acayip şekilli beninden ya da kolyesinin diğer
yarısından falan tanırdı... Günümüzde arkadaşını, dostunu, sevgilisini
özellikle düşmanını dövmesinden tanıyor...
- Pekii dost bene, düşman dövmene bakarmış diyebilir miyiz?
- Hayır!

* Sinemada Vurdu Kırdı...
Cüneyt abimizin bir filimden bi kuple bişii paylaştım facebook'da...
Abimiz hastanede onu ziyarete gelen doktor kılığında figüranları
dövüyor... Hani doktor kökenli ya abimiz, şırıngadaki hava boşluğunu
almadığından tanıyor abilerin doktor değil kötü adamlar olduğunu...
Volkan kardeşimizin devamlılık hatasını bulduğu bu küçük parçada ben
en çok doktorların çakma olduğuna diil de Cüneyt abimizin de çakma
hasta olduğu durumuna bayıldım...

* Kızım benim ilk babalar günümde bana ne almış biliyor musunuz: Kravat...
Sanırsam bunu ömür boyu yapacak...

* Gülmeye dair ilkel ipuçlarını onda görüyor ve notlar alıyorum...
Bildiği bir sesi, objeyi, kişiyi gördüğünde gülümsüyor mesela... Tekrar
mizahından neden hoşlandığımızın temellerini onda görür gibiyim...
Bakalım bir gün bunun üzerine uzun uzun yazışırız ...

Kalın Sağlıcaknan
Dt Cihangir Bayburtluoğlu

Etiketler:

gülme duvarı 22. sayı 1 haziran 2010

Gülme Duvarı



Özdeyişler

"Bir yere en geç giden oraya en yakın olandır..." Haşim İşcan (ünlü bir
alt geçit sahibi)

"Çok çalışan yorulur" Gazi Osman Paşa (Türkiye'nin en büyük nüfusuna
sahip ilçesinin kurucusu... Fatih bilseydi İstanbul'un oralara kadar
uzayacağını, çok da uğraşmazdı sur içini almak için...)

"Bir adresi, daha kötüsü bar adresi tarif ederken kullananız diye mi
yaptırdık biz o camiyi, bire zındıklar!" Ağa (İstiklal Caddesinin
ortasında camii yaptırmış bir hayırsever)

"Mutluluk İstiklalde" İmam Adnan (Taksim'de ünlü bir sokak sahibi) -necipten-
"Dünyanın en büyük dönerini yaptık" Mithat Bereket (Bereket Döner
CEO'su) -necipten-

* Sözlerinize katılıyorum ama gülmekten katılıyorum...
Bu kelam bana mı ait bilmiyorum... Hani benden önce biri söylemişse de
çok sahip çıkmıycam... Öyle çok da beğenmedim baabında... (Dönem mizahı
gibi oldu, 60'lar falan...)

* 80'lerden kalma, yerel bir otomobil sloganı:
"Bir el atalım gençler!"

* Germiyanoğulları
Hani şu "Almanya'dan oğlum gelecek, evimden çıkar mısın" diyen
efsanevi evsahibileri cinsinin oğul türlerine verilen ad olsa manası...
(80'ler mizahı mı yapmış oldum?)

Kıl teyze sorularını bertaraf etmek:
- Sen kimin oğlusun bakim?
- Germiyanoğluyum!
- Bak sen...


* Anahtarlık ve anahtarlar
Şimdi herkes çıkarsın anahtarlığını cebinden ve bi baksın... Neleri
açabildiğinizi, neleri açamadığınızı bir tartın... Düşünceler
dehlizinde kapılar aralayın bu anahtarlarla... Ergenseniz ve hiç
gereksiz anahtarınız yoksa cavcavlı, kıllı tüylü anahtarlığınızda,
yaşı kemale ermiş bir amca bulun ve sorun anahtarlığında hiç
bilmediği, hatıralarının silindiği, kaç anahtar var diye... İnsan
yaşlandıkça artar o işlevini yitirmiş ama atılmamış anahtarlar,
anahtarlıklarda... Hani bazen çantayı sonuna kadar boşaltırsınız,
cüzdanınızın tümünü bir kenara yığarsınız (hele hele bi şekilde suya
boğulmuşsa o cüzdan) ama anahtarlığınıza o yapılması gereken bakımı
yapmazsınız... Yapın bu iyiliği kendinize... Ama sağa sola da koymayın
onları... Biriktirmeyin onları çekmecelerde, kalemliklerde... Sonra bir
gün hiç ummadık bir yerde çıkar karşınıza, "neydi bu" diye
delirirsiniz... Bazen o kadar önemli bir kapıyı açmıştır ki o,
beyninizin hatırlar kıvrımlarında çıldırırsınız... Eskiye dair sevgi
kırıntıları kalmış anahtarlar hep umut taşır nedense... Ve umut,
Pandora'nın kutusundaki en acımasız anahtardır...

"Lan bu kadar anahtardan biri bunu açmaz mı?" düşüncesi ise
hayalperestliğinizin sınırları zorlar...
(eldeki anahtarlarla olmadık bir yeri açmayı denemek)

Şehrin anahtarlarını anahtarlığında taşıyan politikacının da Allah
belasını versin, ne diim...
- Hanım bu Malatya'nın anahtarı mıydı, Adıyaman'ın mı? Hep karıştırıyorum...
- Malatya'nın kini çoğalttık, bir milyonunu da girişte nüfus yazan
tabelanın altına koyduk ya bey... Onlardan biridir herhal...

Üniversitede, yurtta kalırken çöm dönemimde odadaki abiler ben yokken
benim dolabımdan neleri kullandıklarını söyleyip dururlardı... Dolap
kitli olduğu için ben de onlara "he" der yoluma bakardım... O gene o
kantinde satılan anahtarlar o kadar b.ktanmış ki çekince kilit
açılıyormuş... Millet benim traş kolonya mı, ıvır zıvırımı sırf o
anahtarı kullandığım için nispet yaparcasına yağmalamıştı... Sonra
gittim mıknatıs anahtarlardan aldım... Onlarda birbirlerini açtığını
öğrenmiş büyük hayal kırıklığına uğramıştım... Ben de dolabımda değerli
bir şey tutmamaya özen gösterdim (zaten hiç olmadılar)... Mukadderat
şeklinde yaklaştım olaya...

'İskelet Anahtar' diye bir film vardı... Çok iyi bir alacakaranlık
kuşağı formatında bir film... Ben beğenmiştim... Filmi izlerken yaptığımız
geyikte: "Len şimdi bu filmin tüm gerilimi hani şu eskiden herkeste
olan iskelet anahtarlıklar var ya, ona dayansa ne güleriz" demiştik...
Hakkat bir ara ne modaydı o iskelet anahtarlıklar... Görsem şimdi
koparım...

Falcılar ellere bakmamalı bence... Bir anahtarlık, içindeki anahtarlara
bakmalı... Oradan acayip bir karakter tahlili yapılabilir çok daha fazla
şey söylenebilir bence...

* Anahtarlar bilim kurgulardan hiç hoşlanmazlar... Çünkü geleceği
kurgulayan tüm filmlerde kapılar "pıss pıss" diye açılır... (Nedir
kardeşim, bu anahtarların bilim kurgu tasarımcılardan çektiği...
Gelecekte insanlar anahtar kullanmayacak düsturu... Acaba Matrix
serisinde o yüzden mi anahtarcı diye bir karakter koymuşlar... Bu filme
dair bişii keşfetmiş gibi hissettim)

* Yancı kanunları:
Madde1: Yancı soğuk bir şeyler içmez... En fazla çay içebilir...
Madde2: Yancı, oyunculardan birinin oğlu ise oturur oturmaz soğuk bir
şey ısmarlanır... Bu durum Madde1'i bağlamaz...
Madde3: Yancının hakkı kaşarlı tosttur... O da çok seviliyorsa... Karışık
ya da çift kaşarlı söylenmez söyleyemez...
Madde4: Yancının ortaya atılan sigaradan alabilmesi, otlakçılık
derecesiyle ters orantılıdır...
Madde5: Yancı oyunculardan birinin oğlu, yeğeni ise, sigara almaya
gönderilir, paranın üstü çocuğa kalır... (Gördüğünüz gibi bu madde
yasalarımızla çakışır... O çocuğun sigaraları alması yaş bağlamında
suçtur... Ama yasalar, söz konusu 'yancı kanunları' olunca, olaya esnek
bakmaktadır...)


Kalasınız Sağlıcanan
dt Cihangir Bayburtluoğlu

gülme duvarı 21.sayı 15 mayıs 2010

Gülme Duvarı

* Keşke susmak olsa "ağız alışkanlığı"

* Öpmek bir ağız alışkanlığı mıdır?
* Red Kid'in sigarası ağız alışkanlığıymış ki ağzında dal tutarak
sigarayı bırakabildi...
(Sigarayı ilk bıraktığı çizgi romanlarda biraz öfkeli olsaydı keşke...
züper olurdu...)

* Avam Mizah:
"Çay Rize'den mi geliyor kardeşim, nerede kaldı?"
Rizeliler ne diyor pekii?
"Çay niye geç kaldı, dışarıdan mı ithal ediyoruz"

Rize de Lipton çay içen var mıdır arkadaş?

* Büyükbaş Hayvancılık
Küçükbaş Hayvancılık
Minikbaş Hayvancılık (Arıcılık ve İpek Böceği yetiştirenler)

*Yararlı Cemiyetler
Zararlı Cemiyetler

* - Bi cemiyete girelim; esnaf adamız, oradan bir kaç müşteri gelir dedik...
- Eee?
- Abi zararlı cemiyet çıktı bizimkisi...

* 'Kanarya severler' ne? Ne yararlı ne zararlı cemiyet mi?

* Bence günümüzdeki zararlı cemiyetler, İstanbul'daki "bilmem neresi
güzelleştirme derneği" kisvesi altındaki lokaller... (bu da estetik
cerrahların derneğinin ismi gibi oldu, en iyisi ben direk isim
kullanarak bir örnek veriyim)
Örneğin "Akçaabat'ı güzelleştirme derneği" nin ne biliim Şirinevlerde
bir apartmanın üçüncü katında olması sadece İstanbul'u çirkinleştirir
bence...
Akçaabat da akça pakça bir kasabamız, abartmaya gerek yok...
Akçaabat'ı da salladım öyle ortaya yoksa "Akçaabat'ta açılan sandık
sayısı" dışında Akçaabat'la ilgili bir şey duymuşluğum yok...
Bir yeri güzelleştirme projesi de hep ağaçlandırmadır, o da ayrı bir
"maksat yeşillik olsun" muhabbeti...
Yahu siz Akçaabat'ı yapılaştırmayın, orası güzel kalacaktır merak etmeyin...

Denizyıldızı:
* Sahilde milyonlarca denizyıldızı vardı...
Çocuk elindeki denizyıldızı fırlatarak adama şöyle dedi:
- Abi bunlar denizde çok güzel sekiyor baksana...

* Çocuk elindeki denizyıldızını fırlattı ve şöyle dedi:
- Bunun için çok şey fark etti
Denizyıldızı havadayken şöyle dedi:
- Çok da tınn!

* Geçtiğimiz ay en çok Fenerbahçe'nin kupa alamaması üzerine yapılan
espriler ortalıklarda dolaştı...
Benim en çok merak ettiğim
1 TRT spikeri: "Fenerbahçeliler stadı boşaltıyor. Ama keşke
kalsalardı.. En azından kupayı görürlerdi." dedi mi gerçekten...
2 1983 doğumlu bir Fenerbahçeli, yaşının sürekli ortalıklarda mizah
malzemesi olmasına ne diyor ve bu durum onu nasıl bir ruh haline
sürüklüyor?
3 Fenerbahçe'nin en son kupayı aldığındaki rakibi Mersin İdman Yurdu
ile ilgili bir belgesel hiç kimsenin aklına gelmez mi?

* Belgesel deyince aklıma geldi:
İz Tv de acayip güzel belgeseller oluyor... Oradan öğrendim:
Bizans İmparatoru Jüstinyen'e Kahin'i "Gemiler karadan gittiği gün
ancak bu şehir düşer" gibi bir şey söylemiş...

* Geçen senenin en iyi belgesel Oskar'ını alan Cove-Köy belgeselini
izledikten sonra Su Dünyası gibi yerlerde yunusları izlemeye gidecek
adamın hiç vicdanı olmadığını düşünüyorum...
Yunusları show dünyasına kazandıran "Flipper" dizisinin yunus eğitmeni
çekmiş bu belgeseli...
Bir tür vicdan temizleme yapmaya çalışmış...

* Yetmişlerin "Zombi" filmlerini yerini şimdi "Virüs" filmleri
sardı... Format ama aynı... Bunlarla dalga geçen bir filmde işlendiği
gibi:
"Abi bu zombiler hiç de hızlı hareket etmiyorlar... Kaçmak hiç de zor diil"
Lakin benim tilt olduğum konu şu: Neden bu virüs hastalıkları hep
kuduz ve türevi gibi oluyor? Yani sadece uçuk yapan da bir virüs
var...
Uçuk olan insanlardan kaçan normal insanlar olsa... Bu uçuk çıkmış
olanlarda hafif sarhoş "Öpüjemm abi" şeklinde saldırsa...
Bir de bu zombiler niye birbirlerini yemezler kardeşim de illa
sağlıklı bünyelere saldırırlar onu anlamam...

* İstanbul Sebze Hali'ni basan ve domateslere büyük zarar veren
Türkiye Meyve üreticileri derneği üyeleri, polisin devreye girip biber
gazı ile püskürtmesiyle kuru gıda sokaklarına dağıldılar... Gözaltına
alınan eylemciler arasında bulunan dernek başkanı: "elimde belge
var... Domates, sebze değil meyvedir" diye kameralara bağırması gözden
kaçmadı...

* 2009 yılında Türk sineması on tane avam Türk komedi filmi çekmiş:
(çok fazla film çekilmeye başlayınca bir inceliğim dedim)
Recep İvedik 2 Gişe Rekoru kırdı... Birkaç yerine gülümsesem de son
verilmesini istediğim serilerden...
Ama en komiği bence Kolpaçino olmuş... Beni birkaç sahnesi koparttı...
Türkler çıldırmış olmalı, para basan bu sektörde tek batan film diyorlar...
Kadri'nin Götürdüğü Yere Git; Kanalizasyon; Abimm; Kirpi; Sonsuz; No
Ofsayt bu kategorinin kötü ötesi örnekleri...

Balkanlarda Osmanlı Mimarisi:
* Draman Köprüsü Hasan, Dardır Geçilmez... Hasan!
* Bir evler yaptırdım more Ramizem, Saptan Samandan
* Denizin dibinde Hatçem, Demirden evler...

* Akbil gizli reklam yaptığının bir ben mi farkındayım (Bi de Faruk farkında)
Düt dit, düdü düt dit ... Kelebek mobilyanın reklam cıngılının giriş
notları gibime geliyor...

Kalasınız Sağlıcanan
Dt Cihangir Bayburtluoğlu

Etiketler:

gülme duvarı 20. sayı 1mayıs 2010

Gülme Duvarı

Ticari hayatın en çok kullandığı mizah, kelime esprisidir... Farz-ı
muhal (ki ben farz-ı misal demeyi severim) iç çamaşırı sektörümüz,
İtalyanların ve bilumum Latin dünyasının köklü ailelerin için
kullandığı "Don" kelimesinin bizdeki eşsesli manasına gönderme yaparak
mizah yapmakta...
Farz-ı misal:

Don Juan;
Don Atello,
Don Corleone,
En Kötüsü:
Kilot Kişot...

Flashforward (yakın gelecek)
- Efendim İtalyan Büyükelçisi arıyor... İtalyan Hükümeti, bizim iç
çamaşırı sektöründe "Don" kelimesini kullanmamıza karşı ültimatom
vermişler... İtalyan Dışişleri Bakanı yaptığı açıklamada, bunun bizim
"Don kültürümüze ve Ahlak bilgimize" yakıştıramadığını söylemiş...
- Ee! Onlar da bizimle alay etmişler... Bana İtalya Diyanet İşlerini
bağlar mısınız?
- Vatikan'ı diyorsunuz...

* EyjafjallaJökull: Sanırım bu yanardağın patlarken çıkardığı
sestir... Niagara "Ne yaygara" gibi...
Ama bana daha çok bir sarhoşun "estağfurullah" demeye çalışması gibi
gelmişti başta...
Flashforward , Yakın gelecekte bir bilgi yarışması:
- İzlanda'da aktif bir yanardağın adı... 2010 yılında Avrupa hava
trafiğini feci etkilemişti...
(Yarışmacılar toplu halde sunucuyu döverler)

* Nasılsınizm-1

- Nasılsın?
- İyi olmaya çalışıyoruz...
- Nesin sen Pesimist Polyanna mı?


* Sabah sabah ne öğrendim, Seda Sayan yayından kaldırılmış... Bi
üzüldüm ki sormayın ... Ehehe!

* Bu ara sabahları televizyonları doktorlar basmış... Bundan sonra
viziteler öğleden sonra mı yapılıyor, nedir durum?

Zaytung isminde absürt haber sitesi var... Yıllardır bu mizah
yapılır... Sonunda bir merkezde toplanacak... Bir kaç tanesine çok
güldüm:

"Alman Ampute Milli Futbol Takımı'nda Sakatlıklar Teknik Ekibi Düşündürüyor"

"Hemoroid Hastalarının Oturma Eylemi Kanlı Bitti..."

"Astım hastalarının eylemine polis biber gazı ile müdehale etti: 127 ölü"

" İsviçreli bilim adamlarından kelliğe kesin çözüm: Şapka"

Ben de bi tane bulup yolladım:

"Şeker hastalarının açlık grevindeki ölü sayısından endişe eden
yetkililer toplu intihar etti..."

Ve çok ince bir politik gönderme... Biz Cafcaf olarak mutlak ve mutlak
böyle inceden giydiren politik mizahı üretmeliyiz ikinci sayfamızda...
Ders niteliğinde:
Türkiye Ermeni Cemaati: "Bu Kez Daha Az Kayıp Vermeyi Umuyoruz"
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "Ülkedeki 100 bin kaçak Ermeni'yi
göndeririz" sözleri tehcir konusunu yeniden ülke gündemine taşırken,
Ermeni cemaatinden gelen "Geçmiş tecrübelerden gereken dersleri
çıkardık, bu kez yolda daha az kayıp vereceğimizi sanıyoruz."
açıklaması yürekleri bir nebze olsun ferahlattı.

"Vavien'i izleyip, Coen kardeşlerin filmlerine benzetmeyen ilk
sinemasever'e Vavien filmin orjinal makarasını veriyorlarmış... "
Makara tabii...
Bu ara Türk drama sinemasında ilk onumdan bir filmi atmak zorunda
kaldım: Takva, İnşaat, Mayıs Sıkıntısı, Gemide, Sarı Mersedes, Tabutta
Rovaşata, Eşkiya, Babam Ve Oğlum, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak,
Uçurtmayı Vurmasınlar, Beş Vakit, Selamsız Bandosu... (10'u geçti
mi... Dalmışım ii mi?)
Artık bunlardan biri uçtu yerine Vavien geldi...

"Doktorlar çok para kazanıyorlar"
Çok da helal para kazanıyorlar kardeşim...
Ortada bizim bilmediğimiz bir köşe dönmece mi var, merak ediyorum...
(Zamanında Başbakanımızca söylenmiş; alındığım; üzüldüğüm bir kelamdır...
Nicedir üstüne bir şeyler yazmak istedim... Nasip bugüneymiş... )

Bir birey düşünün, 18 yaşında üniversite sınavında 2 milyon insanı
geride bırakıp; binde birlik dilime girebilecek kadar ders çalışsın;
kafa patlatsın... Ardından 7 yıl kitaplara boğulsun... Yaptığı iş
direk insan sağlığıyla alakalı olduğu için çok disiplinli bir
eğitimden geçsin... Bunun teoriğini de pratiğini de en üst düzeyde
öğrensin... Ardından bu derece disiplinli sıra arkadaşlarıyla TUS adı
altındaki sınavla rekabete zorlansın... Onların arasından sıyrılıp
uzmanlığına başlayıp bi 5 yıl daha para kazanamasın... Zorunlu hizmet
için bir yerlere gönderilsin... "Yanında birileri doğsun, birileri
ölsün" (Cem Yılmaz)... Sonra da piyasaya çıkıp kendinden önce isim
yapmış aynı branştaki doktorlarla ticari bir kavgaya tutuşsun... Ve
biliyorum ki çoğu başarılı olsa da piyasayla hiç tanışmadıkları için o
vahşi ortamda bocalayıp tepetaklak olsun...

Pekiyi bu 'ticari zekası sıfır' olan 'en eğitimli' bireyini kurtlar
sofrasına atan siz değil misiniz?
Müteahhit zihniyetli insanlara büyük hastaneler yapmalarına ruhsat ve
kredi vererek ve onları SGK bütçesinden paraya boğarak, sağlık
sistemini sosyal ve adil bir hale getirebileceğinizi mi sandınız?

ÖSS'de dereceye girmiş, Hacettepe Tıp ikincisi, TUS üçüncüsü olup
Beyoğlu Göz'den dereceyle mezun olan ve doğu hizmetinden dönüp, iş
arayan bir meslektaşımız akademik kariyer yapmak için bir özel
üniversiteye başvuruyor ve ona 1.250 maaş teklif ediyorlar... Al işte
Türkiye gerçeği...

Çok sevdiğim bir çocuk doktoru ablam, Dudullu'da bir laz müteahhide
ait tıp merkezinde dolandırılıp maaşını hiç alamadığını biliyorum...

Nihat Genç'e atılmış bir mektup olan "bir doktorun trajedisini" bir
gün "Drajedya" olarak beyaz perdeye taşımak çok isterim...

Kral üç oğluna "gidin bir ay para kazanın, getirdiklerinize göre
birinizi kral yapıcam" demiş... Otuz gün sonra çocuklar kralın
karşısına çıkmışlar... En büyük oğlan bir kese altın getirmiş onu
camdan atmış, ortancası iki kese altın getirmiş onu da pencereden
atmış... En küçüğü bir tane altın getirmiş tam pencereden ararken
"Baba atma; onu kazanmak için çok çalıştım" demiş... Kral onu veliahtı
ilan etmiş...

Bu yüzden doktorlar cimridir... Dolandırılmaya karşı büyük tuğlalar
örerler çevreleriyle... Gardlarını deli alırlar... Onlara bişii çok
zor satarsınız...
Bundan kelle düğünlerde havaya para saçan iş adamları, politikacılar
bonkördür... Etrafına para saçan hiç kimseye güvenmem... Siz de
güvenmemelisiniz...

Bir doktorlar bir de yaşlılar kendilerini çok korurlar... (Doktorlar
çok okurlar ama bilimsel literatür takip ederler) Bilmedikleri,
anlamadıkları, kendi alıştıklarının dışında bir dünya gelişmiştir ve
onlar ritmin dışında kalmışlardır...

Ama Telekom böyle insanları çok iyi dolandırabiliyor... Gazetede
okumuştum bizim bilinmeyen numaralar servisi "gayet roman havası bir
melodisi var söyletmeyin bana buradan" dünyanın en pahalı ulusal
telefon görüşmesiymiş...

Eee! Orayı aradığınızda karşınıza çıkan kişi, sizin de internette çok
rahat bakabileceğiniz bir şeyden ismi araştırıyor... Yani internetten
bedava yapabileceğiniz bişii muazzam pahalıya satıyor... Bence tamamen
eski alışkanlıkları olan insanların, zayıf yanlarını kullanmaktan
başka bişii diil... Tamamen yaşlıları dolandırıyorlar... Kınıyor,
ıkınıyor ve sıkınıyorum...

* Ya konu neydi ben bir ara dalmışım... Çala kalem 118'e kadar gelmişim...

Kalasınız Sağlıcanan...
Cihangir Bayburtluoğlu

Etiketler:

gülme duvarı 19. sayı 15 nisan 2010

Gülme Duvarı

Ekonomi Bülteni

Makro Ekonomi: Para parayı çeker.

Mikro ekonomi: Paran mı var derdin var.

Tiko ekonomi: Bastır parayı, olsun bitsin.

Aile ekonomisi: Az veren candan, çok veren maldan.

Ulusal ekonomi: Devletin malı deniz, yemeyen keriz.

Ekodiyalog: Paran kadar konuş.

Petrol Fiyatları: Paranın tersi Arap.

IMF: Bul karoyu, al parayı...
(kaçınılmaz son, aldın mı babayı)

Avrupa Ekonomik Birliği: Al şu parayı ve kızımın peşini bırak...
Türkiye: Hatırlar mısın? Yoksul ve onurlu bir genç vardı... İşte o
hala yoksul ... Onurunu da korumaya çalışıyor...

Parite: Zenginin parası züğürdün çenesini çok yorarmış.

Borsa: Zenginin parası basının çehresini çok boyarmış.

Likidite: Ne elde kaldı ne avuçta.

Sokaktaki vatandaşa sorduk: Üç kuruşluk adama beş kuruşluk değer
verirsen kalan iki kuruşa seni satar.

Manipülasyon: Bir diş hekimliği dersi.

Yeşil sermaye: Allah payı
Sosyal devlet: Peygamber payı
Silaha giden para: Kul hakkı

Öro: Alman dayı
(Boğaz Köprüsünden geçince ayı)
Çin: Keman yayı
Amerika: Tren rayı
Onlar da olmazsa Almanya'yı

Bir file kaça doluyor: Yeter File diye bir şey mi kaldı be...
Ne filesi... Torba veriyorlar artık... (kardeşim)

Bir fil kaça doyuyor: Hayvanat bahçesi ekonomisi.
(Darıca hayvanat bahçesinin de isyanı)

(bir dahaki sayıya "spor bülteni")

Çizgi dünyasından haberler:
Gözlüklü şirin gözlerini çizdirmiş... "Şirin baba" ve "Şirine"den
sonra en kolay tanıdığımız gözlüklü şirin, gözlerini çizdirince
şirinler dünyası çok karıştı... Gözlüklü şirin bu durumu: " Ee!
Şirinenin de gözleri mavi diil, aslında onlar lens... Ona kimse
karışmıyor bana niye karışıyorsunuz" şeklinde savundu... Şimdi ise,
Tipitip'in; Bizimkiler'deki Hüdaverdi'nin ne zaman cam dibi
gözlüklerinden kurtulacağı merak konusu...

* Hey gidi yeni nesil! Siz Tipitip'i de bilmezsiniz şimdi...

Politik bir şeyler yazmaktan hoşlanmıyorum lakin bazen Başbakanımız
Recep Tayyip Erdoğan'ı "Selamsız Bandosu" filmindeki Belediye Başkanı
Şener Şen'e benzetiyorum... Hani unutulmaz sahne:
Şener Şen, her sene yerel seçimlerde kendisi karşısında kaybeden Tahir
Emmi'ye bir sahnede belediye makamını göstererek, "Otur otur içinde
kalmasın" der ya... İşte öyle ironik konuşmakta Sayın Baykal'a karşı...
Hele bi de Şener Şen gibi arada, "Oolm seni halk neden başkan seçmiyor
biliyor musun? Çok iyi muhalefet yaptığın için" gibi bir şey dese çok
komik olur...
Bu filmin bir diğer Türk politik yaşamına benzerliği, içerde bu kadar
didişirken, dışarıda Avrupa Birliği trenini kaçırıyor olmamız... Hele
şampiyonumuz, Kıbrıs'ı hemzemin geçitte yere yatırmışken... Vay be bir
Türkiye manzarasını daha sinema ile anlatmanın gururunu yaşıyorum...

Ödüllü Yarışma: Tırnak içindeki sözler hangi ünlümüze aittir?
İpucu: Hülya Avşar diil...
Fahri Korutürk hiç diil...
Ödül: Davul tozu, minare gölgesi diil...

Mevki, para, güç, sıfat elde ettikçe birey, etrafında kraldan çok
kralcılar; sadık kurmaylar; cansiperane dostlar oluşmaya başlar...
Hele zeki, çalışkan ve dürüstse erkin sahibi, çember inanılmaz
genişler...
İşte onlar daha fazla acı çekerler, daha fazla ses çıkarırlar!

"Gariptir, yükü çeken manda ses çıkarmaz da kağnı inler."
"En çok gürültü boş tenekelerden çıkar."

Vücuda doğru gelen her türlü darbeye karşı, elimiz kolumuz ayağımız
tüm kaslarımız nasıl kafayı koruyor ise, bu düşüncenin merkezinden
uzak insanlar da, sadece kafayı koruma mücadelesi verirler... Kafayı
hiçbir zaman çalıştırmazlar...

"İnsan, sevdiğinden korkar, fakat korktuğunu sevemez."

Bu merkezde bir fayda zinciri de oluşur ve oligarşi düzeninden
beslenenler, beynin fikirlerini diil getirdiği ekonominin keyfini
çıkarmaya başlar... Artık korunan şey beyin diil onun
zenginlikleridir...

"Altın kadehte sunulana dikkat et, zehir hiçbir zaman bakır kasede
sunulmaz."

Haliyle ortam daha sıkı korunmaya başlar... Eleştiriler ve karşı
düşünceler bertaraf edilir...

"Kabul etmediğimiz fikirlere karşı, ondan kuvvetli mantığımız vardır."

Tabi ki hem sistemin bekası hem de ayak işlerinin yapılması için,
beyinden bihaber; onu hiç tanımamış; onu hiç okumamış; onu hiç
anlamamış piyonlar olması gerekir... Bu piyonlara üstlerinin
kelamlarını ezberledikçe yükselecekleri ima edilir... İletişimleri
kesilir... Karşı düşünceleri okumaları engellenir...

Onlar sadece ezberledikleri şey için mücadele ederler... Gerçekler
umurlarında olmaz, doğrulara saplanmışlardır...

"Kavak ağacını beğenen ve seven pek az kişi gördüm, çünkü
dosdoğrudur."

Onlar, hiç bilmedikleri; hiç tanımadıkları; hiç okumadıkları; hiç
sorgulamadıkları şey için savaşırlar...

Biz onlara asker, silahşör, samuray, şovalye, militan, terörist,
yoldaş, yeşil bereli, paralı asker, akıncı, mücahit, tetikçi, üye falan
diyoruz... Yaşamı gencecik yaşında hiçe sayan diyoruz...

"Zavallı koyun sürüsü! Çobanı da besler, çoban köpeğini de, kurdu da..."

Halbuki her düşüncenin temelinde insan vardır...
Ama her düşünceye körü körüne bağlanan insandan çok, cani vardır...

"Hayat bir çok kişi için yiyip içip ölümü beklemektir."

İnsan en çok kendi isminin söylenmesinden hoşlanırmış...
Bence insan en çok kendi fikirlerinin söylenmesinden hoşlanıyor...
Hatta insan en çok kendine dayatılan fikirlerin tekrarlanmasından
hoşlanıyor...
Filhakika bıkmıyor usanmıyor, aynı şeyleri dinlemekten...

Dt Cihangir Bayburtluoğlu
Kalasınız Sağlıcanan...

Etiketler:

gülme duvarı 18. sayı 1 nisan 2010

Gülme Duvarı

Sefil Tanımayan Zenginler

Çetin Altan sık sık bahseder, bir ülkede meslek sahibi insanlar çoksa
o ülke kalkınır, mevki sahibi insan çoksa batar... Buna hep şu örneği
gösterir; vali, albay hatta şeyh, şıh, hoca fark etmez; Avusturya'da,
Kenya'da bu işi yapabilir mi? Yapamaz... Ama doktor dünyanın her yerinde
doktordur, mühendis dünyanın her yerinde mühendistir...

Sanki bu sözünü duymuşlarcasına, önce "Sınır tanımayan doktorlar"
sivil toplum örgütü kuruldu, ardından "Sınır tanımayan mühendisler"...
Sivil toplum örgütü olarak dünyanın her yerindeki insanların sağlık
sorunlarını gideriyorlar; barınma, temiz su gibi temel ihtiyaçlarına
kavuşmada yardımcı oluyorlar...

Bunun üzerine biraz kelime oyunu yaptım ve kendi sınır tanımayan
doktorlarımı belirledim:
Sinir tanımayan diş hekimleri
Siğil tanımayan dermatologlar
Simir (smear) tanımayan jinekologlar

"Uçakta giderken sınırları göremiyorsun" demiştim bir arkadaşıma, o da
"hayvanlar ve bitkiler sınırları tanımaz" demişti... Çok hoşuma gitti...
İşte sınır tanımayan hayvanlar, bitkiler:
Mısır tanımayan tavuklar
Simit tanımayan martılar
Siğil tanımayan kurbağalar
Sırık tanımayan fasulyeler

Dostlar sayesinde iş çok büyüdü:
Kısır tanımayan ev hanımları
Sığır tanımayan kasaplar
Kesir tanımayan matematikçiler
Sedir tanımayan içmimarlar
Sicil tanımayan memurlar
Sivil tanımayan askerler


Uçtuk:
Sıfır tanımayan sayılar
Sihir tanımayan materyalistler

Noktayı koyuyorum:
Sınıf tanımayan solcular

24

* Jack Bauer 24 saat çalışıyor bir sene yatıyor mu? N'apıyor?
En sonunda patlamış ama son sezonda "bir daha böyle 24 saatlik iş
almayacağım" demiş...

Nesli Tükenenler:
* "Nereden icabetti şimdi bu abi" diyen adamlar...

Epik Dizi Adları:
Yeni Bölüm
Devam Edecek
Canlandırma

Uzak doğu dövüş sanatı: "rakibimin tekniği benim tekniğimdir"
Türk dövüş sanatı felsefesi: "dövüşte kıçı yere yakın olandan
korkacaksın"

Korsan kitap, korsan dvd, korsan yayın, korsan taksi...

* Nerden geliyor yasadışı iş yapanlara korsan demek peki?
The Boat That Rocked filmi sayesinde bunu öğrendim, İngiltere'de özel
radyolar uluslar arası sulardan yayın yapan radyolarla başlamış... Bu
gemilere korsan yayın yapan gemiler demişler... Tabii biz işin şokunu
çıkarmışız...
* Tek böbrekli korsan:
Yahu neden korsan denilen kardeşlerin illaki tek eli kanca, bir ayağı
sopa ya da tek gözü kör olur... Korsanlık müessesine girerken bir
organını mı bağışlaman gerekiyor...
* Korsan taksi corsa gördüm de... Korsan Takside bir numara "Corsa"
diye reklam yapsa Opel...

Anılar Anlatılanlar:
* Profesör bir abimiz var diş kliniğimizin ortaklarından... Daha önce
Şirinevlerde bir klinikleri varmış... Dillere destan bir hemşire
çalışıyormuş... O çıktığında birkaç kişinin kapıda saygı duruşunda falan
olduğunu görmüş... Sözün esprisi, profesör abimiz bir gün oradaki
mağazalardan birine girdiğinde tezgâhtar bombayı patlatmış:
"Abi ben seni tanıdım, sen o hemşirenin yanında çalışıyorsun diil mi?"

Damda Deli Var:
Damda Deli Var, Aziz Nesin'in bir hikayesi... ilkokul giderken babamın
aldığı bir dergide okumuştum... Gözümden yaş gelmişti gülmekten... Saman
kağıt parçalanmıştı... Kitabı çıkmış aldım okudum... Çocukken en çok
slapstik şeylerine güldüğümü düşünüyorum... "Beni muhtar yapmazsanız
damdan atlarım" demesinden çok, itfaiyecilerin kan ter içinde
kalmalarına belki... Ama şimdi anlıyorum ki deli politik bir mizah
yapmış Aziz Nesin... Özünde de girizgahta bahsettiğim şeye değiniyor:
"Mevki sahibi insanlar değil meslek sahibi insanlar kalkındırır bir
ülkeyi"

Mal Da Yalan Mülk De Yalan:
İnsan taşınırken çok eşyası olduğunu düşünüyor... "Gereksiz ne çok şey
biriktirmişim"...
Ama kamyonet ya da taşıma aracı geldiğinde; eşyalar içinde yok
olduğunda ne kadar az şeyim varmış diyor... Hele en son hamalların iki
tabureye oturdukları ve kamyonun kapılarının kapandığı an...

Güldüm:
Faruk yetiştirebilirse BKM mutfak üzerine bir esprimi çizecek, eğer
geçen haftada olduğu gibi konumlanırsa şu an üstümde yer alacak bu
karikatür... BKM mutfak geçen hafta şu şut esprisi ile yardı beni:
"Hayatım her gittiğin lokantada trimisu söylüyorsun, ama her seferinde
'buranın trimisusu güzel diil" diyorsun, acaba sen trimusu sevmiyor
olabilir misin? "

Kalın Sağlıcanan
dt Cihangir Bayburtluoğlu

Kızımı tebrik eden dergi yönetimine teşekkürler
Allah herkesin yavrusunu analı babalı büyütsün

Etiketler:

gülme duvarı 17. sayı 1 mart 2010

Gülme Duvarı

* Sazandibi: Hamsi'nin tatlısını bile yapan Karadenizliler için
alternatif balık tatlısı...

* Hayvansaray'ın kralı aslan
Ayvansaray'ın kralı biziz leyn...
(Külhanbeyi narası)

* Lost Manyakları bu kadar saçmalamasına rağmen hala:
"Lost, lost deyu deyyu, nice diziler seyrettim... Benim sadık yarim bu
lostmuş"
diyorlar ya... Ne diim...
Güney amerika dizileri gibi oldu diyaloglar:
-Seninle konuşacaklarım var...
- Evet söyle...
- Çok önemli ...
- Dinliyorum...
- Duyduğunda herşeyi anlayacaksın...
- ...Eee söylesene....
- Dur oolm seyirciyi bir tilt ediyim hele!

* Yazılmamış Trafik Kuralları:
Boş taksinin arkasından, dolu taksinin önünden gitmeyeceksin...

* Tamircim Hüseyin Usta anlattı: Kırmızı ışıkta geçtiğine dair
fotoğrafı savcıya gösteren adam: "Bakın geçmiyorum, duruyorum..." demiş...
Fotoğrafta araba hareket etmiyor ya...

* Mesleki Deformasyon:
Öğretmen: Çocuğunuz aptal, ama çok çalışıyor!
Polis: La toplanın La!

*
- Neden Diş Hekimliği?
- Aslanağzı diye bir çiçek vardı... Böyle çocukken yanaklarından
bastırıp ağzını açıp bakmaya bayılırdım... Demek diş hekimi olacağıma
delaletmiş...

*
Ece Temelkuran'ın 'Muz Sesleri' adında bir romanı var... Eşim okuyor...
Muzlar bir bütün olarak çıkıyor sonra tane tane ayrılıyormuş... İşte o
tane tane olurken ses çıkarıyorlarmış... Buna Muz Sesleri deniyormuş...

*
"Çıplakken ağırbaşlılığını koruyabilen çok fazla insan yoktur"
KMM özdeyişleri

*
"Benim dedem türkbüküymüş"
Böyle soylu bir şeymiş gibi desem... Bilmeyen kefal gibi düşse...

*
"Irak'ta kitle imha silahı ararlarken kitle bırakmayacaklar."
tespitini kim yaptıysa, çok hoşuma gitmişti. Aynı zamanda ülkenin çok
değerli ibadet yerleri yıkıldı, yok edildi. Düşünebiliyor musunuz, bu
topraklarda yaşansa böyle bir işgal, Sultanahmet'i, Topkapı Saray'ını
yok etseler, bombalasalar, hepimiz bir olmaz mıydık? Solculuğumuz,
sağcılığımız mı kalırdı... Ama batı acayip kurnaz, o topraklarda
öncelikli olarak sağlam bir bölücülük uyguluyorlar... Irak'taki
kutuplaşmayı çok iyi beceriyorlar... Son zamanlarda katliam filmleri
izliyorum... Hotel Rwanda, en inanılmazı... Rwanda'da iki halk var:
Hutu'lar ve Tutsi'ler... Bu iki halkı, ülkeyi sömüren Belçika'lılar hiç
yoktan yaratmışlar... Daha beyaz ırka bir isim verip, bahçıvanlık, ev
işleri, bürokratik işlerde görevlendirmişler... Koyu tenlilere ağır
işler vermişler... Tarlalarda çalıştırmışlar... İnşaat işçiliği
yaptırmışlar... Ülkeyi terk ettiklerinde kendilerine yakın tuttukları
ırka yönetimi bırakmışlar... Fransızlar bunlara silah satmış... Almanlar
yönetime yardım etmişler... Ama altta kalan ırk, ezilmekten kurtulmak
adına palalarla diğerlerini katletmiş... Film bunu anlatıyor...

Vals in Bashir beni daha çok tehşet içersinde bıraktı... Lübnan
nüfusunun % 95'i Arap, %5'i Ermeni.
%70'i Müslüman ve % 30'u Hıristiyan... Bashir sülalesi ülkenin köklü,
Hıristiyan ve nüfuslu ailelerinden ve yönetimde her zaman bulunmuşlar...
Dede, Hitler Almanya'sındaki örgütlenmeden çok etkilenmiş ve ülkesine
döndüğünde faşist Hıristiyan falanjistleri kurmuş... 1975'te iç savaş
çıktığında önce Suriye'yi Lübnan'ı işgale davet etmiş, sonra dönüp
İsraillilerle işbirliği yapmış... Film, Falanjistlerin, 1982'deki İsrail
işgali sırasında, Sabra ve Şatilla kamplarındaki Filistinlileri
katletme işini İsrailli askerlerin gözleri önünde yapmasını anlatıyor...
Burada deşifre edilen Bashir, suikastte öldürülen torun... Olayı
Hıristiyanlar yaptığı için İsrailliler çok rahat vicdan
temizleyebilmişler bu film ile... Daha çok Falanjistleri eleştirir
gibiler... Ama kendi başkanları Ariel Sharon'a da iyi bir laf sokmuş...
Filmi izlerseniz bir şey büyük şok yaratıyor... Katledilenlerin Sünni
olmasından dolayı, Şiiler o bölgeye giden İsraillileri alkışlaması...
Çok acı... O Şiiler ilerde İsrail ile mücadele için bir sürü örgüt
kurmak zorunda kalacak olması ne büyük tezatlık...
Son izlediğim katliam filmi ise: Nanjing! Nanjing!... Bunun hakkında
ise sadece şunu söyleyebilirim, Japonlar Nanjing'de Hiroşima'da ölen
Japon sayısından daha çok Çinliyi katletmişler... Hem de çok acımasızca...
Birçok kadına tecavüz etmişler ve binlercesini Japonya'daki
genelevlere göndermişler... Bu dünya'da insana, insandan büyük zulmeden
yok gerçekten... Bir mizah yazısında içinizi kararttım belki ama
izlediklerimi paylaşmak istedim...

Kalasınız Sağlıcanan

dt Cihangir Bayburtluoğlu

dip not:
ilk bisiklete ne zaman nerede bindiğimi hatırlamıyorum
ilk denize girişimi
büyük travmalar geçirdiğim üniversiteden mezum olduğum günü bile
hatırlamıyorum
tutkum olan sinemayı ilk izlediğim yılı
meslekte ilk hastama müdehale edişimi

ama bu günü (8 mart 2010) hayatım boyunca unutmıycam.
dünyaya bir can hediye ettim
bir canan dünyaya getirdi biricik karıcığım
kızımız 'Peri' doğdu 'Peri Masalı' başladı Artık bizim ev, 'Perili bir
ev'...

Yazarın Bir Kızı oldu baabında :)

Etiketler:

gülme duvarı 16. sayı Mart 2010

Bozdoğan Su Kemeri ve Atlar

"Şu İstanbul’da görmediğin bi yer varsa onu beraber görelim" dedi.
"Oolm İstanbul'da görmediğim bir yer varsa daha yapılmamıştır" diye böbürlendim.
"Pekii, şunun tepesine çıktın mı?"

Klasik her şehre geleni götürdüğüm tarihi yarım adayı gezmek üzere
Unkapanı köprüsünden geçiyorduk...

(Unkapanı ne ya! Un çuvallarının olduğu yerdeki fare kapanına un kapanı diyorlar sanırsam)

Gösterdiği şey Bozdoğan Su Kemeri’ydi... 'Yok deve' bakışı attım... Baktım ısrarlı ve alaycı bir şekilde beni süzüyor, cevabımı yapıştırdım: "Bi çıkmadığım o kaldı ona da çıkarız evelallah"

Hayattaki iyi dostlar, aynı zamanda senin geçmişindeki inanılmaz olayların şahitleridir... Onları ömür boyu taşıman lazım... "ara sor oolm, bak şu, bu, hatta 'o' yanımdaydı" diyebilmek için... “İnanmıyorsan al telefonumu ara” … Telefonlarını da bilmek lazım... Örneğin, Kara mizah merkezi olarak, zengin tarikatı 'şiri mataşi ateşini' basmamız; 'Siyaset Meydanını' dağıtmamız, 'Koç Müzesini bize ödül verirken, kahkahalarımızla inletmemiz' vukuatlarında kara mizahtan herkesi şahit gösterebilirim...

İki kişilik çılgınlıklarımızın şahitleri ise bir kişidir... Savaş diye bir ev arkadaşım vardı Üsküdar’dan ev arkadaşım... Onunla daha restore edilmeden önce Kız Kulesine çıkmıştık... İkimiz de bayrak direğinin tepesine kadar tırmandık... Size inanılmaz gelecektir belki ama oradan Üsküdar’ın deniz gören yamacından öteleri, Koşuyolu’nu falan
görebiliyorsun... Öyle yüksek yani...

Saraçoğlu'ndaki su kemerinin tepesindeyiz liseden dostumla... Deli bir manzarası var... Süleymaniye Camii'nin iç avlusunu falan görüyorsun... (sana hep tepeden baktım İstanbul)... Kemerin üstünde fink attıktan sonra kendimizi bişii sanıp "heyt be kaç kişi çıkmıştır
ki bu kereme" diye aşağıdan son kez baktığımızda bi kaç afacan kemerin üstünden kağıt uçak yapıp attıklarını gördük... Dumurun dibine vurduk haliyle…

Şimdi kemerin altından trilyonuncu kez arabayla geçiyorum... Endüstri mühendisliğinde okuyan bir kız arkadaş, ‘suyu kemerin altından mı geçiriyorlar?’ dediğinde çok gülmüştük... Şehre nasıl bir su geldiğini canlandırıyorsa artık dimağsında... Şimdi hatırlayınca diğer kazmalıkları aklıma geldi:"Çevir kazı yanmasın" yerine "Çevir gazı yanmasın" derdi... Ocağın gazı sanıyormuş değimdeki “kaz”ı... Bir de "at binenim kılıç kuş ananın" sözünde kılıç'ı 'kuşana' diye ulvi bir varlığa ait olduğu sanıyormuş... Buna bile çok gülmüştük...

Yanlış anlama mizahın en ana damarlarından biri...

Dergilerde ise en çok yapılan mizah türü artık tespit mizahı oldu... Ben bir ara "Fasarya" diye absürt mizah yapmaya çalışıyordum... O bile çok dayanmadı... Şimdi mizah tespit, hep tespit... Bunun da sonu gelir herhalde...

Tespite dayalı mizahın yoğun bu köşede farklı denemeler de yapmaya çalışıyorum… Mizahın farklı yazı türlerine örnek olsun baabında… Ama asıl teması tespit mizahı tabiî ki köşenin… Bundan kelle su kemeri olayından devam ediciim (İstanbul Türkçesi)

Yauv bu kemerler 1500 yıl önce yapılmış, Nasıl oluyor altından kamyon geçebiliyor... Ya da otobüs... Bırak otobüsü minibüsü benim araba geçmesi bile mucize gibi... Diil ama... Bunun tek bir anlamı var okuyucu, atın mabedi... At'ın arkasının büyüklüğü... Amiyane olacak ama atın kıçı... At arabası deli bir standart getirmiş dünyaya... Tren raylarının genişliğini belirlemiş... O trenlerde giden vagonların büyüklüğünü... Mesela ilk uzay mekiği raylarda taşındığından at, onun tasarısını da deli etkilemiş...

Seinfeld gelmiş geçmiş en komik sitkom... Dergimizin özverili kardeşlerinden aynı zamanda kara mizah’tan Faruk onun bir stand up’ını ilk Türkçeye çevirmekle kalmadı, beleş internet ortamına hibe etti… Seinfeld’in bu stand-up’ında at standartı konsunda deli komik tespitleri var... At yarışlarını anlatıyor, insanın attan inip, 200 beygir gücünde bir arabaya binmesinin absürtlüğünden dem vuruyor... Ama en komiği; uzay mekiği haberi okurken acayip sinirlenmiş... Çünkü uzay mekiği 10 milyon beygir gücünde falanmış... "Hala daha beygirle mukayese niye ediyorsun be adam, milyon diyerek beygiri niye aşağılıyorsun" diyor ... çok komik..

Bana göre bu da mekiğin intikamı... Eh her zaman "atın intikamı"
olmayacak ya! (kovboy film mizahı)

At deyince aklıma hep aynı hikaye gelir… “Kuzeyde Bir Yer” dizisinde duymuştum:

Büyük şef’in dillere destan bembeyaz bir atı varmış… Ve at bir gün ipini koparıp kaçmış… Diğer şefler üzüntülerini iletmek için büyük şefin çadırına gelmişler, büyük şef:

“belki, belki kötü oldu” demiş…

Beyaz at onlarca güzel vahşi atla gelmiş… Şefler gürünce hayret etmişler ve büyük şef’e ne kadar haklı olduğunu söylemeye gelmişler… Büyük şef:

“belki, belki iyi oldu” demiş…

Atlardan birini oğluna vermiş büyük şef ve oğlu atı ehlileştirirken üstünden düşmüş… Felç olmuş… Şefler, belki iyi oldu dediğini hatırlatıp, “biz iyi dedik ama bak ne kadar kötü oldu biricik oğlun sakat kaldı” demişler… Büyük şef:

“belki, belki kötü oldu” demiş…

Hikaye böyle sonsuza kadar gidiyor… Ben en az 10 falan uzatabildim… Ama hikayenin özü: “Her şeyde bir hayır vardır” bence… “her şeyde hayır var” lafını bir çok yerde rastlayabilirsiniz… Biraz dikkatli bakmanız yeterli… Hatta en güzellerinden birini üstat Nietzsche demiş:

“Beni öldürmeyen hey şey, güçlendirir”


Düzeltme var:
- Hide quoted text -

Gülme Duvarı

Bozdoğan Su Kemeri ve Atlar

"Şu İstanbul'da görmediğin bi yer varsa onu beraber görelim" dedi.
"Oolm İstanbul'da görmediğim bir yer varsa daha yapılmamıştır" diye
böbürlendim.
"Pekii, şunun tepesine çıktın mı?"
Klasik her şehre geleni götürdüğüm tarihi yarım adayı gezmek üzere
Unkapanı köprüsünden geçiyorduk...
(Unkapanı ne ya! Un çuvallarının olduğu yerdeki fare kapanına un
kapanı diyorlar sanırsam)
Gösterdiği şey Bozdoğan Su Kemeri'ydi... 'Yok deve' bakışı attım...
Baktım ısrarlı ve alaycı bir şekilde beni süzüyor, cevabımı
yapıştırdım: "Bi çıkmadığım o kaldı ona da çıkarız evelallah"
Hayattaki iyi dostlar, aynı zamanda senin geçmişindeki inanılmaz
olayların şahitleridir... Onları ömür boyu taşıman lazım... "ara sor
oolm, bak şu, bu, hatta 'o' yanımdaydı" diyebilmek için...
"İnanmıyorsan al telefonumu ara" ... Telefonlarını da bilmek lazım...
Örneğin, Kara mizah merkezi olarak, zengin tarikatı 'şiri mataşi
ateşini' basmamız; 'Siyaset Meydanını' dağıtmamız, 'Koç Müzesini bize
ödül verirken, kahkahalarımızla inletmemiz' vukuatlarında kara
mizahtan herkesi şahit gösterebilirim...
İki kişilik çılgınlıklarımızın şahitleri ise bir kişidir... Savaş diye
bir ev arkadaşım vardı Üsküdar'dan ev arkadaşım... Onunla daha restore
edilmeden önce Kız Kulesine çıkmıştık... İkimiz de bayrak direğinin
tepesine kadar tırmandık... Size inanılmaz gelecektir belki ama oradan
Üsküdar'ın deniz gören yamacından öteleri, Koşuyolu'nu falan
görebiliyorsun... Öyle yüksek yani...
Saraçoğlu'ndaki su kemerinin tepesindeyiz liseden dostumla... Deli bir
manzarası var... Süleymaniye Camii'nin iç avlusunu falan görüyorsun...
(sana hep tepeden baktım İstanbul)... Kemerin üstünde fink attıktan
sonra kendimizi bişii sanıp "heyt be kaç kişi çıkmıştır
ki bu kemere" diye aşağıdan son kez baktığımızda bi kaç afacan kemerin
- Hide quoted text -
üstünden kağıt uçak yapıp attıklarını gördük... Dumurun dibine vurduk
haliyle...
Şimdi kemerin altından trilyonuncu kez arabayla geçiyorum... Endüstri
mühendisliğinde okuyan bir kız arkadaş, 'suyu kemerin altından mı
geçiriyorlar?' dediğinde çok gülmüştük... Şehre nasıl bir su geldiğini
canlandırıyorsa artık dimağsında... Şimdi hatırlayınca diğer
kazmalıkları aklıma geldi:"Çevir kazı yanmasın" yerine "Çevir gazı
yanmasın" derdi... Ocağın gazı sanıyormuş değimdeki "kaz"ı... Bir de
"at binenim kılıç kuş ananın" sözünde kılıç'ı 'kuşana' diye ulvi bir
varlığa ait olduğu sanıyormuş... Buna bile çok gülmüştük...
Yanlış anlama mizahın en ana damarlarından biri...
Dergilerde ise en çok yapılan mizah türü artık tespit mizahı oldu...
Ben bir ara "Fasarya" diye absürt mizah yapmaya çalışıyordum... O bile
çok dayanmadı... Şimdi mizah tespit, hep tespit... Bunun da sonu gelir
herhalde...
Tespite dayalı mizahın yoğun bu köşede, farklı denemeler de yapmaya
çalışıyorum... Mizahın farklı yazı türlerine örnek olsun baabında...
Ama
asıl teması tespit mizahı tabiî ki köşenin... Bundan kelle su kemeri
olayından devam ediciim (İstanbul Türkçesi)
Yauv bu kemerler 1500 yıl önce yapılmış, Nasıl oluyor altından kamyon
geçebiliyor... Ya da otobüs... Bırak otobüsü minibüsü benim araba
geçmesi bile mucize gibi... Diil ama... Bunun tek bir anlamı var
okuyucu, atın mabedi... At'ın arkasının büyüklüğü... Amiyane olacak
ama atın kıçı... At arabası deli bir standart getirmiş dünyaya... Tren
raylarının genişliğini belirlemiş... O trenlerde giden vagonların
büyüklüğünü... Mesela ilk uzay mekiği raylarda taşındığından at, onun
tasarısını da deli etkilemiş...
Seinfeld gelmiş geçmiş en komik sitkom... Dergimizin özverili
kardeşlerinden aynı zamanda kara mizah'tan Faruk onun bir stand up'ını
ilk Türkçeye çevirmekle kalmadı, beleş internet ortamına hibe etti...
Seinfeld'in bu stand-up'ında at standartı konsunda deli komik
tespitleri var... At yarışlarını anlatıyor, insanın attan inip, 200
beygir gücünde bir arabaya binmesinin absürtlüğünden dem vuruyor...
Ama en komiği; uzay mekiği haberi okurken acayip sinirlenmiş... Çünkü
uzay mekiği 10 milyon beygir gücünde falanmış... "Hala daha beygirle
mukayese niye ediyorsun be adam, milyon diyerek beygiri niye
aşağılıyorsun" diyor ... çok komik..
Bana göre bu da mekiğin intikamı... Eh her zaman "atın intikamı"
olmayacak ya! (kovboy film mizahı)
At deyince aklıma hep aynı hikaye gelir... "Kuzeyde Bir Yer" dizisinde
duymuştum:
Büyük şef'in dillere destan bembeyaz bir atı varmış... Ve at bir gün
ipini koparıp kaçmış... Diğer şefler üzüntülerini iletmek için büyük
şefin çadırına gelmişler, büyük şef:
"belki, belki kötü oldu" demiş...
Beyaz at onlarca güzel vahşi atla gelmiş... Şefler gürünce hayret
etmişler ve büyük şef'e ne kadar haklı olduğunu söylemeye gelmişler...
Büyük şef:
"belki, belki iyi oldu" demiş...
Atlardan birini oğluna vermiş büyük şef ve oğlu atı ehlileştirirken
üstünden düşmüş... Felç olmuş... Şefler, belki iyi oldu dediğini
hatırlatıp, "biz iyi dedik ama bak ne kadar kötü oldu biricik oğlun
sakat kaldı" demişler... Büyük şef:
"belki, belki kötü oldu" demiş...
Hikaye böyle sonsuza kadar gidiyor... Ben en az on bölüm falan
uzatabildim...
Ama hikayenin özü: "Her şeyde bir hayır vardır" bence... "her şeyde
hayır var" lafını bir çok yerde rastlayabilirsiniz... Biraz dikkatli
bakmanız yeterli... Hatta en güzellerinden birini üstat Nietzsche
demiş:
"Beni öldürmeyen hey şey beni güçlendirir"


Bozdoğan Su Kemeri ve Atlar

"Şu istanbulda görmediğin bi yer varsa onu beraber görelim" dedi...
"Oolm istanbul'da görmediğim bir yer varsa daha yapılmamıştır" diye
böbürlendim...
"Peki şunun tepesine çıktın mı?"

Klasik her şehre geleni götürdüğüm tarihi yarım adayı gezmek üzere
unkapanı köprüsünden geçiyorduk... Gösterdiği şey ise bozdoğan su
kemeriydi... 'Yok deve' bakışı attım... Baktım ısrarlı ve alaycı bir
şekilde beni süzüyor, cevabımı yapıştırdım: "Bi çıkmadığım o kaldı ona
da çıkarız evelallah"

Hayattaki iyi dostlar, aynı zamanda senin geçmişindeki inanılmaz
olayların şahitleridir... Onları ömür boyu taşıman lazım... "ara sor
oolm, bak şu, bu, hatta 'o' yanımdaydı" diyebilmek için...İnanmıyorsan
al telefonumu ara... telefonlarını da bilmek lazım... Örneğin, Kara
mizah merkezi olarak, zengin tarikatı 'şiri mataşi ataşini' basmamız;
'siyaset meydanını' dağıtmamız, 'koç müzesini bize ödül verirken,
kahkahalarımızla inletmemiz' vukuatlarında kara mizahta dergide
çalışanları bile şahit gösterebilirim... Bir de tek tük yaptığınız iki
kişilik çılgınlıklar vardır... Onların şahidi bir kişidir... Savaş
diye bir ev arkadaşım vardı üsküdarda... Onunla daha restore edilmeden
önce kızkulesine çıkmıştık... ikimiz de bayrak direğinin tepesine
kadar tırmandık... Size inanılmaz gelecektir belki ama oradan
üsküdarın deniz gören yamacından öteleri, koşuyolunu falan
görebiliyorsun... Öyle yüksek yani...

Saraçoğlu'nun oradaki kemerin de üstüne liseden bir dostumla çıktım...
Deli bir manzarası var... Süleymaniye camii'nin iç avlusunu falan
görüyorsun... (sana hep tepeden baktım istanbul)... Kemerin üstünde
fink attıktan sonra kendimizi bişii sanıp "heyt be kaç kişi çıkmıştır
ki bu kereme" diye aşağıdan son kez baktığımızda bi kaç afacan kemerin
üstünden kağıt uçak yapıp atıyorlardı...

Şimdi kemerin altından trilyonuncu kez arabayla geçiyorum... Endüstri
mühendisliğinde okuyan bir kız arkadaş, suyu kemerin altından mı
geçiriyorlar dediğinde çok gülmüştük... Şehre nasıl bir su geldiğini
canlandıran o dimağın yerinde kimse olmak istemez herhalde... Şimdi
hatırlayınca diğer kazmalıkları aklıma geldi:"Çevir kazı yanmasın"
yerine "Çevir gazı yanmasın" derdi... Ocağın gazı sanıyormuş değimdeki
kazı... Bir de "at binenim kılıç kuş ananın" sözünde kılıç'ı 'kuşana'
diye ulvi bir varlığa ait olduğu sanıyormuş... Buna bile çok
gülmüştük... Yanlış anlama mizahın en ana damarlarından biri...

Dergilerde ise en çok yapılan mizah türü artık tespit mizahı oldu...
Ben bir ara "Fasarya" diye absürt mizah yapmaya çalışıyordum... O bile
çok dayanmadı... Şimdi mizah tespit, hep tespit... Bunun da sonu gelir
herhalde...

Tespite dayalı mizahın yoğun bu köşede farklı denemeler yapıyorum, ama
tespite devam edeceğim... Yauv bu kemerler 1500 yıl önce yapılmış,
nasıl oluyor altından kamyon geçebiliyor... Ya da otobüs... Bırak
otobüsü minübüsü benim araba geçmesi bile mucize gibi... Diil ama...
Bunun tek bir anlamı var okuyucu, atın mabedi... At'ın arkasının
büyüklüğü... Amiyane olacak ama atın kıçı...
At arabası deli bir standar getirmiş dünyaya... Tren raylanın
genişliğini belirlemiş... O trenlerde giden vagonların büyüklüğünü...
Mesela ilk uzay mekiği raylarda taşındığından at onun içinde
belirleyici olmuş...

Seinfeld gelmiş geçmiş en komik sitkom... Seinfeld onun başında
yaptığı stand uplarında ve özel stand up'ında at standartı konsunda
deli komik tespitleri var... At yarışlarını anlatıyor, insanın attan
inip 200 beygir gücünde bir arabaya binmesinin absürtlüğünden dem
vuruyor... Ama en komiği; uzay mekiği haberi okurken acaip
sinirlenmiş... Çünkü uzay mekiği 10 milyon beygir gücünde falanmış...
"Hala daha beygirle mukayese niye ediyorsun be adam, milyon diyerek
beygiri niye aşağılıyorsun" diyor ... çok komik..

Bana göre bu da mekiğin intikamı... Eh her zaman "atın intikamı"
olmayacak ya! (kovboy film mizahı)

Bugünlerde eşinize, sevdiceğinize dünyanın en pahalı şeyini
alabilirsiniz
Dünyanın en pahalı benziniye bir yerelere götürün ve
dünyanın en pahalı eti İstanbul'da olduğundan
ekmek arası bir köfte ısmarlayın... Dünyanın en pahalı hediyelerinden
birini vermiş olursunuz..

dt cihangir bayburtluoğlu

Etiketler:

gülme duvarı 15.sayı şubat 2010

Gülme Duvarı

* Dünyanın en zengin mutfağının Çin mutfağı olduğu bilinir...
Nihat Genç, "çok açlık çekmişler, her türlü alternatifi denemek
zorunda kalmışlar" şeklinde açıklar bu durumu... Ben "reçelli eti
keşfetmişler başka da bi nane yok" derim, kızdırırım bu konuda bilgisi
olanları...
Ama adamların bize çok iyi pazarladıkları müthiş bir keşifleri var:
Kanat ızgara.
Faruk'larda oturuyorduk, Yusuf Kot'la falan...
Faruk, "ya adamlar tavuğun ayağını da ızgara yapıp yiyorlar" deyince
patladım:
"Oolm ne zaman bizde Kanatçı Haydar gibi Ayakçı Haydar'da açılır o
zaman bu çin yemeği ayağa düşer...
Şu an böyle bişii yiyeceğimizi sanmıyorum" dedim... Güldük... Hani biz
güldük siz de gülün baabında...

* Konu yemekten açılmışken, İstanbul'da bir klinik ciddi bir paraya
alerji haritanızı çıkartıyor...
Tanıdığım zengin bir iş adamına "sizin karnabahara alerjiniz var"
demiş... Ben çok para kazanacakları o zaman anladım... Karnabaharı
sevmediğini söyleyemezsin ya annene, eşine... Alırsın belgeni...
"Benim alerjim var... Merak etmeyin ben şimdi bi sucuklu yumurta
yaparım
kendime falan" dersin...
Benim mesela karnabahara, kerevize, pırasaya alerjim varmış...
Ekmek arası yenilen hiçbir şeye alerjim yokmuş...
Bu programın adını da güzel koydum: "Şahsına münhasır sağlıklı
beslenme"

* Tarihte karnabaharı bulan adama:
Pişirdin kötü koktu; yedin kötü kokuttun, ne söylüyorsun oolm
başkalarına
yiyecek birşey olduğunu... Yenmiyor işte...

* Köşenin sıkı takipçileri bilir
(ne sıkı takipçisi ya... benim dışında okuyan olduğundan bile
şüpheliyim)
daha önce de yemek kültürüne dair şu kelamı etmiştim:
Şu Brüksellilere lahana dolması yapıp gönderelim de, "Brüksel
Lahanalarına" bakıp bakıp ağlasınlar...
(Şöyle sarımsaklı yoğurtlu hemi de)
Ya şu İtalyanlar ketçap'ı tüm dünyaya pazarladılar, biz şu güzelim
sarımsaklı yoğurdu pazarlayamadık, yanarım yanarım buna yanarım...

* Cacık bir de... ('sütaş cacık' prestijli gıda ödülü almış tek türk
yiyeceğidir)

* Tatlılardan kazandibi, tavukgöğsü ve güllaç...

* Güllaç gibi mükemmel bir tatlı neden sadece ramazanda yapılır ki!

* Bu kadar yemek kelamından sonra en sevdiğim şişman esprisini
yapıcam:
"geçen otobüste üç kadına yer verdim"
Ünlü İngiliz yazar chesterton

* Bir sinema - karikatür klişesidir,
Biri yurtdışına gittiğini ya da geldiğini, bavulunun üzerindeki şehir
isimli çıkartmalardan (stikırlardan) falan anlarsın... Günümüzde ise
buzdolabına yapıştırılan magnetlerden anlaşılıyor... Buzdolabının
üzerinde bir de en çok ihtiyaç duyulan esnafın mıknatısları oluyor...
Bir buzdolabı firması çıkacak ve üzerinde taksicinin, bakkalın,
çilingirin, sucunun falan magnetlerlerinin olduğu hazır boyalılarını
üretecek... Hem reklamda çok kazanacak...
Hem de o magnetler falan yerlere düşmeyecek zırt pırt...
'Her mahalleye ayrı tip buzdolabı çıkarması lazım' derseniz,
turistik şehirlerin magnetlerinden bişii hazırlar gene benim fikrimden
köşe
olur, Alimallah!
(yaparlarsa telifimi isterim ha)

* Avatar
Önce Ülkeler birbiriyle savaştı...
Sonra ülkeler birleşerek savaştı...
Daha sonra ülkeler iç savaştı...
Hiç uslanmayacak gibiyiz.
Baksanıza gelecekte de,
Önce uzaylılarla savaşacağımızı
Sonra dünyaların savaşacağını iddia ediyor
Bilim kurgular...

* ister inan ister inanma:
Hollywood, almanlardan daha fazla ss miğfer'i üretmiştir...
İşin kötüsü hala daha üretmeye devam ediyor...

* Bir kardan adam diğerin ne demiş "Havuç kokuyorsun" Lost Mizahı
Kardan adam şiiri:
"Kömür gözlüm sana meylim nedendir?"

Şive Diyalekt Mizahı üzerine ahkam:

Özay Gönlüm'üm TRT için yaptığı mektup meddahlıklarını bir yerlerden
indirip mutlak dinleyin... Pastav olarak "Yaren" kullanan meddahımız
ninesinin sesini de çok güzel taklit eder:
"Amanin yavriiim, ben ööle duyyom o gucuman memleketlerde cicili
bicili, boyalı moyalı, şıngırdak fıngırdak, kirpikler tagma, saçları
sogma, onnan bunnan düşüp kalgma, gözleri elde (yabancıda), etekleri
belde, artanı da yerde, sıska mıska şıbıldak gibi bazı çiikin miiikin
hanımlar kızlar oluveyoomuş... Amanın onlara tutuluverende,
yanıverende deme yavrııııım... Alceen gızın soyu sopu belli; saçı
sırma telli; eline el değmemiş; kötü süt emmemiş; sevisi derinde; eti
butu yerinde olmalı; dizine oturtturuveeedin mi gucaanda olmalı
doomuuuzzz..." Bundan sonrasını tahmin ediyorsunuzdur... Ninesi
aslında
kendi köyünden bir kız yakıştırmıştır torununa, el kızlarını
karaladıktan sonra ona methiye düzer.

Ben bu dili çok seviyorum... Buram buram mizahı var ege şivesinin...
Tiyatrocu Ali Cengiz Hocanın ninesi de ona "Anası biii; babası
onbiiii; git istemem garii seni" diyormuş... Ama en komiği bittabi
bilakis Denizli'de Denizlispor'un maçlarını anlatan yerel kanal
diyorlar:
"Yımık bırınlı adem dopu aliveedi... Goş be adem... Eh gaptırdı....
Eee be adem vuruuvuruuveeceendi de gol oluveeceeedi be... Netçen şimdi
garriiii! ... Guca gübüklü teknik adamcağızda değiştiriveesin artık
seni be!... Arap var bi tane, kara domuz... Onu koyuveesin
forvete" ...
"Bandirciiz" olayına hiç girmiyorum...

*Türküyü derleyen Özay Gönlüm TRT sansüründen korktuğundan, Baldırı
Çıplak Cemilem yerine Gaydırı Guppak demiş ve bizi yarmıştır... Ruhu
şad olsun...

Egeli hoca öğrencilerine sormuş: "Bakmak fiilini çekiveeeren bakem"
Laz: Pekayrum pekaysun pekayı...
Kürt: Bakıram bakırsan bakır, bakır......
Hoca kızmış,
Hocam bunun doğrusu ne diye sormuşlar, hoca:
"Bakıpdurum, bakıpdurusun, bakıp duru..."

Bir dahaki ay bu köşede diyalektik- şive mizahı olarak Roman
kardeşlerin argosundan dem vuracağız,
ince saz tayfasından bir kardeşin şu anısını anlatacağız:
Bunlar bi yerde tıngırdatırlarken, bi yaşlı abileri varmış "patrona
idare et" diyorlarmış... O da orkestrada öylesine çalmaktaymış... Bir
gün
zam istemeye patronun yanına çıkmışlar... Bi miktar para artışı talep
etmişler... Bizim moruk gırnatacı Muhayyer makamından gürlemiş:
"Buradakilerin alayını ben yetiştirdim, en fazla zammı bana yapıcaksın
beyauv" demiş...
Patron durumu bildiğinden:
"Ben şu kadar veririm, istemiyorsan çıkar gidersin" diyince bizimkisi
Kürdi hicazkar makamına düşüp:
"Hani müsaitsen dedik beyauv patroncuğum, yoksa zamda gözümüz
yoktur..."
diye kıvırmış...

Türkiye'nin en iyi argo mizahını, Hasan Kaçan ağbimizin yaptığını,
Kaçan kardeşlerden Metin Kaçan'ın, Ağır Roman'ın en iyi argo mizahına
sahip romanımız olduğunu iddia edicez...

Yerel mizahın olmazsa olmazı Karadeniz'den sağlam bir hikayeyle
yazımızı bitircez Vallahi:
Trabzon Fenerbahçe maçlarından birinde stadyum hoparlörlerinden bir
anons sesi yükselir:
- işitme engelli Ali Kahraman... İşitme engelli Ali Kahraman... Stad
kapısından bekleniyorsunuz...

Bir dahaki aya kadar kalasınız sağlıcanan...

Cihangir Bayburtluoğlu

Etiketler: