gülme duvarı beşinci sayı Nisan 2009
Gülme Duvarı Ne Bu Ya? Türkiye'deki seçimlere dair en güzel lafı bir sokak röportajında bir abi söylemişti: "Ne bu ya! Bütün İstanbul'u sünnet döşeğine çevirdiler... Çocuk mu kandırıyor bunlar..." deyyu deyyu... Böyle midir?... Hakkat bööledir... Seçsen N'olur? Beşer en çok cebirde şaşar... Hayatın matematiğini algılamak çok güç... Bişiin en çok olma olasılığına takarız, olmama olasığılığı buzdağının görünmeyen kısmı kadar büyük olsa da... Ayın olayları arasında Loto vardı... Oynamaktan hazzetmesem de, ben de gaza geldim... Üniversite sınav cevap anahtarına benzettiğim zımbırtıyı doldurup kuyruğa girdim... Sıra bana geldiğinde "abi bu, bu akşam çekilmiyor" dedi makinacı... Eee nolcak şimdi dedim... Abi sıra var, istersen sana makineden bi tane basiim dedim... Al işte küçücük bir zımbırtıda bile kendin karar veremiyorsun makinanın şefkatli çiplerine bıraktım kendimi... Çıkan kağıdın ilk satırındaki sayılar: 31 32 33 34 35 36 olunca arabadaki arkadaşım: "oolm boşuna vermişsin para, buna hayatta çıkmaz" dedi... "1-2-3-4-5-6" olsaydı diye sordum: "Ona hiç çıkmazdı" dedi... (haklı çıktı ii mi? bir sayı bile tutmadı!)... Annem aklıma geldi... Her yılbaşına hepimize birer tane milli piyango bileti alan babam bir yılbaşı ekonomik nedenlerden kelle almak istemedi... Annem başının etini yedi... O da sondan bir iki gün önce almak için dışarı çıktığında, annem o muazzam kelamını hönkürdü ve bizi kahkayalara boğdu: "Alma artık, millet seçti bize kötüler kaldı" ... Bu ne yaa!... Domates mi lan bu!... Seçsen n'olur... Bir ülkenin kalkınmışlık göstergesinde hep en önde ekonomik tablolar, çocuk ölümü oranları, sosyal haklar sıralanır… Bence bu sıralamaya, geniş yelpazesi olan müsabakaları eklemek lazım… Hangi ülkenin belediyeleri çocuklar için ne kadar yarışma düzenliyorsa o ülkenin kalkınma değeri yüksek olmalı… Bakın o zaman hayata dair renklilikler nasıl ortaya çıkıyor: Hayatımda izlediğim en güzel filmlerden biridir İran sinemasının bol ödüllü Becceha – yi Âsman (Cennetin Çocukları) filmi… Bir çift ayakkabıya dair böyle mi güzel film yapılır… Belediyenin düzenlediği bir yarışmaya dairdir film… Mükemmel bir finali vardır… Hıçkırıklarla gülmezseniz hiç yanıma gelmeyin… Bir başka Hollywood filminde ise; hani kız çocukları ayaklarından ip geçirirler de, ortada bir kız o gergin iplerin içine çeşitli varyasyonlarda atlar; öyle bir sokak oyununun yarışmasına hazırlanmaktadırlar… Çok hoşuma gitti… Böyle yüzlerce müsabaka düzenleyebilirsin… Bilgi ve spor yarışmaları dışında da bir çok şey düzenlenebilir… Ki düzenlenmelidir de… Her çocuk zeki ya da atletik olmayabilir… Ama her çocuğun bir yeteneği vardır… Neden o(n)da başarılı olmasın… Neden herkeste bişiin madalyası olmasın… Mesela ben çocukken acayip kaflik oynardım… Bilye ve misket sektöründe ciddi ‘ütme’ şampiyonluklarım var… Biri bana bu konuda madalya verseydi fena mı olurdu… Hem sokağa çıkarken anne itirazlarına “anne idmanım var, şampiyon olmak diil, bunu korumak zordur” der hemi de eve geç saatlerde geldiğimde daha az sopa yerdim… Günümüz eve mahkum çocukları için de ne bilim legolardan en güzel şehri kim inşa edecek şeklinde yarışmalar düzenlenebilir… Her şeyi ben mi söyliycem kardeşim! Bi Anı - Bi Anıl Babam Arabistandan’da çalışıyordu ve oradan bir çuval dolusu lego getirmişti… Kardeşim küçüktü ve o legoları divanın üstüne sererek büyük bir şehir inşa ederdi… Küçüktü ve yalnızdı… Arkadaşlık etmek istediği abisi ise iri, büyük ve acımasızdı… O özenle hazırladığı şehrine zarar vereceğini bile bile, “Abi hadi sen de şehir kur da, oynayalım” derdi… Ben, ilgisizlik üslubumla masanın üzerindeki şişe ve bardakların ve yanındaki büyük vazonun bulunduğu bölgenin benim şehrim olduğunu; oradaki tüm yükseltinin de gökdelenler olduğunu iddia eder; kendi ilgi alanıma dönerdim… Kardeşim buruk bir “tamam” dedikten sonra “hadi şimdi iki şehir arasında uçaklar, otobüsler, tren gitsin gelsin” şeklinde oyununa katılmamı beklerdi… Üçlü kanepede hiç istifimi bozmadan “ben senin şehrine gıcığım, savaş açıcam” derdim… O bunu duyunca heyecanlanır; askerler dizer; hızla tanklar yapardı… Kendisine saldırmak için hazırlanan karıncalara yan gözle bakan bir fil duyarsızlığıyla yan gözle bakardım yaptıklarına… Tüm hazırlıkları bitince annemin çok sert ve anlamsız koca tüp yastıklarını oyuncak şehre fırlatırdım… Şehir inanılmaz dağılırdı… Gözleri dolan kardeşime “oolm ben süper gücüm sana nükleer bomba attım” derdim… Kardeşim bunu mantıklı bulur şehrini buna karşı koruyamadığından pişmanlık duyardı… O benim şehrime tüple saldıramazdı… Anne tarafından korunan bir şehrim vardı… Vazo ve sürahiye tüp atması mümkün diildi… Benim olmadığım zamanlarda ise daha küçüğümüz kız kardeşim bu şehrin canına okurdu… Ben onun güzel küçük ülkesine saldıran, Amerika, İngiltere isem, Gözde ise şehre getirilen dev king kong – Jurasic park dinazoru gibi bişiidi… Kral bir teşbih yapmak gerekirse, ben onun Hiroşimasının, Amerikası, kız kardeşimiz ise Godzillası gibiydi… Annemin Gözde’nin her uyandığında “Anıl oyuncakları topla Gözde uyandı” repliğini Gözde, papağan gibi ezberlemiş ne olduğunu bilmeden uyanınca “Anuu toogla” diye bağırır olmuştu… En büyük ilgi alanım, aldığım üç dergi: “Milliyet Çocuk, Tübitak Bilim Teknik, Gırgır” o zamanlar… Bunları merakla bekler ve hemen hatmederdim… Özellikle Gırgır’ı aldığım zamanlar okurken attığım kahkahaları hala hatırlar gibiyim… Bunlar şeytani kahkahalardı aynı zamanda… Hani birileri rahatsız olur sen özellikle yüksek sesle gülersin… “Abi noluuur bana da oku” diyen biri vardı o zamanlar yanımda… Ben inatla okumam, yeni bir sayfa açar daha yüksek kahkaha atardım… Uzun bir bekleyişten sonra kardeşim benim bi köşeye attığım dergiyi alır anneme götürür ve orda gördüğü şeyleri komik yorumlayarak okumaya çalışırdı… “Bu adam bööle kocamanmış; orası onunmuş; sonra düşmüşşş!” Annem insan psikolojisini delen o klasik onaylayıcı şeyi söyler ve “Aferin oğluma, ne güzel okudu kara oğlum benim” “Anne, adam komikmişşş” “komik oğlum, çok komikmiş” “Anneee gül!”… Tam bir işkence… Annem mutfakta ya da banyoda uğraşırken kardeşimin ona karikatür okumasını izler; çok salakça baş sallamasını yapar; yoluma devam ederdim… Bir gün kardeşim “Burası türk nükleer santrali, biz burada çekiçle çiviyle sağa sola vurarak atomu rastgele parçalamaya çalışıyoruz” gibi inanılmaz bir karikatür balonu okuyunca, Annem o ana kadar dinlemediği şeye dikkat kesilir… Dergiye bakar ve kardeşimin gerçekten okuduğunu anlar… İnanamaz, bir başka balonu okutturur… Çocuk okur… Annem deli gibi sevinir… Kardeşim bu durumu anlayamaz… Okuduğu şey kendisinin daha önce uydurduğu şey kadar komik diildir… “Adam benim burnum patates gibiymiş, demişşş” daha komiktir halbukisem… Artık Gırgır dergisi alındığında evde onu heyecanla okuyan iki kişi vardır… Acımasız abi yenilgiyi kabul etmez… “Ben aldım önce ben okuyacam” silahını kullanır… O da ben okurken derginin arkasına geçer yere çömer ve oradan okumaya çalışır… Gaddar abi (“bebıl fays dı tırabıl maynd” Aşk olsun Zeki Alasya) bu sefer okumasın diye dergiyi sallar… Kendi de okuyamaz ama bunu kardeşi bilmemekte ve sinir olmaktadır… Yıllar sonra üniversiteyi kazandığında iki kardeş aynı evde yaşamaya başlarlar… Rekabet büyür… İkisinin de ben önce okuyacam egosu aynı eve iki tane aynı mizah dergisinden almalarına neden olur… Biri evlenir… Evine gider… Evlenen; “dergi almiim sen alıyorsun sen biriktir ben senden alırım der” … Kardeşi onu gece yarıları aramaya başlar: “Abi bu hafta Umut Sarıkaya çok komikti okudun mu?” der.. “ve karikatürü okur” … Abisi hayat memat meseleleriyle dolmuştur… Bir anne gibi dinler karikatürü… “komik oolum, çok komikmiş” der… Bu köşeyi takip edenler için: Geçen kardeşim aradı “Abi bu hafta Umut Sarıkaya çok komik okudun mu? “ dedi karikatürü konuştuk .. kapadı Doğada En Saf Halde Bulunan Arkadaşımız Saffet'in Saftirik Lafları: Saffet'in en çok güldüğüm saftirik lafı: "Çevir gazı yanmasın" ... Önümüzdeki Ay Bu köşede çok komik espriler var: Annelerin teknik direktörlük ya da jüri üyeliği yaptığı olimpiyatlar düzenlense: Üniversite de ev tutmuşlar için anne gelmeden önce ev temizleme rekoru açıklansa; artistik puanlar falan verilse… Sandalye üstünde tabureyle perde takma müsabakaları yapılsa; bir pazu deli gibi şişmiş sporcular… Kornişin kenarına en son takılan pipkayı unutan sporcu oraya gazete kağıdı sıkıştırsa … Güneşlikle tülün yerini yanlış takanlar diskalifiye olsalar… Çamaşır asma estetiğinde anne üslubuna en çok yaklaşanlara altın madalya verilse… Anneye en iyi bahane uydurma bu olimpiyatların maratonu olsa… Nice (nays) nice (nays) yıllara diyorum... Çünkü niceliğe diil, niteliğe inanıyorum her daim, ısrarla ve yıllarca "ömür" denen başından uzun, sonundan kısa zımbırtıya...
Aslını bilmeden...
Nitelik tartışmasına da şööle bir örnek şeettiriyorum:
Yıldız milyarlaca yıllık ömrü var...
Ama her daim yanar...
Kelebek birgün yaşar ama o gün bahar...
Bilmiyorum anlamadığımı anlatamıyor muyum:)...
Doğum günün kutlu olsun...
(tespit orjinaldir hakları saklarıdır
yurttan sesler oynumda da aynen böyle bir diyalog vakidir diim sonolarak kibirle :)
Etiketler: gülme duvarı


0 tane yorum:
Yorum yazabiliriiiim!
<< Anasayfa