gülme duvarı ilk sayı aralık 2008
GÜLME DUVARI Ben 20. yüzyılı çok severim... Hani doğduğum yüzyıl olduğundan kelle diil, gayet insanlığı sarıp sarmaladığından... Dünya bu yüzyılda birbirini de kucaklamış (olimpiyatlar, dünya şampiyonaları, festivaller,fuarlar, sempozyumlar, yarışmalar), birbirini de boğazlamış (iki dünya savaşı)... Dünyanın en dip ve en tip (doruk) yapığı yüzyıl... Bu yüzyılın sanatı sinema benim sanatım, bayılırım sinemaya... Beni en çok etkileyen karikatür bu yüzyılın zenginliklerinden... Bu iki sanatın şahika yaptığı bir tat:Çizgi film 80. yaşgününü kutluyor... Bu yüzyılda yapılmış, tüm dünyayı kucaklayan, ulus bilincinden uzak anıtlar... Meçhul asker anıtı beni çok duygulandırır mesela... Bu bağlamda özgürlük heykelini de eklemek isterdim, lakin o da çok Amerikancık be kardeşim... Hatta kapitalist düzenin karikatürsel simgesi olmuş durumda... İstanbul bir kültür başkenti olma yolunda ilerlerken böyle derin mesaja sahip bir anıtının olmaması çok acı... Beşiktaş’taki Aynalı; Cumhuriyet, demokrasi, sivil dayanışma, tüm güzellikler ve bilimum sevgi anıtı (kim koydu bunun adını ya) hariç bittabi! ... Bir de İstanbul Belediyesinin bir projesini duymuştum; İstanbul'a denizden girişte dev bir semazen heykeli... Yusuf'un çalışmasından falan feyz alınmış bişi olsa ne güzel olur (Tüm dünyayı dolaşan Mevlana sergisinin illüstrasyonlarını Yusuf kardeşimiz yapmıştı da)... Benim de böyle bir projem var... Ben de duvarlara sardırdım: utanç duvarı, ağlama duvarı... Pekii neden bir gülme duvarı olmasın... Kadir babaya desem ki "Abi bööle bir projem var... Hazır ekibimizde mimar kardeşim varken..." Demez mi "Deli kadir uleeeeyn!" (Yanlış Kadir'e demişiz Topbaş yerine Kadir İnanır'a... O da buna inanır ya!) Nası Ya! Memo Tembelçizer belgesel kanalı izTV'de Sarı Mizah'a ve onun dergi kültürüne dair güzel bir kelamda bulunmuştu:"Kafede barda dergiden üç kafadar konuşurken görürsen onların yanına gidip: 'N’aber lan! Ne iş, dergi mi kuruyorsunuz zontalar?" diye takılmak usuldendir... Dergicilik böyle bişiidir... Mizahla ilgilenen herkes, (Fahri Korutürk'ten Kuddusi Müftüoğlu'na, Şehrazattan, Yedi sekiz Hasan Paşa'ya kadar herkes) dergi kurmak ister... Bu bir bulaşıcı hastalıktır ve her mikrop gibi mitoz bölünerek çoğalır... Velhasıl kelam, biz kara mizah merkezi ekibi olarak hep bir dergi kurmak istedik.. (hasip ile nasip) Ne Alakası var ya! Yusuf ve Amet abi beni aradılar... Gülelim, eğlenelim, coşalım dediler... Tesadüfün iğne deliği, benim sinema tarihinin en komik sinema belgesel projemin taştan çelikten anıtı, Fatih'teki Feza sinemanda buluştuk. Ben içeri girdiğimde dergiden bir kardeşimiz şehir efsanesi anlatıyordu... (İşte dergi ortamı budur. Dergi ortamında birinci kural: Biri duyduğu, bildiğini sandığı, hayata dair en saçma şeyi, şevkle ve inançla anlatır. Kitle önce huşu içinde dinler, sonra bir katalizör sayesinde metamorfoza uğrayıp "Pu ha ha ha ha" diye gülmeye başlar... Kardeşin üzerine gidilir... Herkes gülmekten yarılır.) Şehir efsanecisi, o tamam... Ciddi dinleyici kitlesi, o da tamam... Demek ki ortamı fişeklemek lazım... Önce kardeşin yalancı şahidine saldırdım: "bizim teyze oğlu..." Sosyolog Ecevit aşağı yukarı şööle der: "Bir hikaye başkası bazlı anlatıyorsan "bizim bir arkadaş" demelisin, akraba söyleyeceksen de, amca oğlu'nu kullanırsın... Kural 1 "teyze oğlu" olmaz... Sosyolog Ecevit'in yaptığı ülke çapındaki araştırmayla hikayenin kaynağının veya tanığının 'amca oğlu' yerine 'dayı oğlu', 'teyze oğlu' kullanılması, anlatılan şeyin inandırıcılığını zayıflattığı ispatlamıştır... (Öküz dergisi Sayı:3-5 falan tam olarak bilmiyorum hangi sayıdaydı) Kardeş anlattığını ispatlama hevesi kırılmamış bilimsel veriye karşı daha akademik bişii patlatarak saldırıya geçmişti: "Moskova üniversitesinde yapılan..." "Bak bu da olmadı" diye sözünü bal(tay)la kestim: Üniversite adı çok bilinen olmamalı... Türkiye Sıvacı Kalfaları ve Berber Çırakları Federasyonu bile Rusya'ya dair bir üniversite adı şeettirmeye ihtiyacı duysalar Moskova Üniversitesi'nin ismini zikretmekten kaçınırlar... Sen daha da aşağıdan vurmalısın... Ne biliim "Kuruçşev üniversitesinin" ya da en güzeli, "Brejnev Enstitüsünün yaptığı bir" şeklinde daha yere yakın bir organından bunu sıpıttırabilirsen karşındakiler etkilenecek, far görmüş tavşan gibi seni dinleyeceklerdir ... (tavşanlar far görünce niye kala kalırlar bkz Fasarya) Baktım yeknesak bir üslup devam ediyor, "bunları ben mi size öğreticem" şeklinde sert bir konuşma yaptım... Ortamı terk etmeden önce Yusuf'a çalışma koşullarımı ilettim... Yusuf "Cihangir, ön koşullarından biri olarak talep ettiğin içli köfteleri aldık getirttirdik, buyur" şeklinde bir torba dolusu içli köfte uzatınca dayanamadım, yumuşadım ve yazmaya karar verdim... Yusuf çok güzel kardeşimizdi ve "Hizmette ne sinir ne de sınır tanıyordu" Bu ne ya? "Yusuf kısa kısa kurgulanmış yazılar yazabilirsen, Yasir da onlara vinyet hazırlar" düsturuyla beni aradı... Telefon görüşmemizin mukaddime kısmı olarak da tasavvuftan şu hikayeyi şeettirdi: "İki ermiş uçuyorlarmış... Biri tarlada çalışan gacılara gözü takılmış... Patt! Diye yere düşmüş..." Yazmayı içselleştirmiş ve karar vermiştim, lakin Yusuf böyle bişii anlatınca olaydan hepten soğudum... Bu ne ya? Hikayenin kendi derdini gayet öküzlemesine anlatmasını geçtim, üç cümleden oluşması beni resmen dağıttı... "Arkadaşının dedikodusunu yaptıktan sonra, diğer derviş müsveddesi hala uçabilmiş mi pekii... " şeklinde Yusuf'a pönkürdüm... O da: "Sorma, ertesi gün kötü hava koşullarından dolayı piste çakılmış" diyerek beni kendime getirdi... Ama hikayenin berbatlığını hala unutamıyorum... Yahu kardeşim Budistlerin anlattığı aydınlanma hikayelerine baaak, şunun dipliğine bak... Mukayese etmeniz baabında özetle benzer bir tanesini aktarıyım: "Dağların kayaların tepesinde bir Budist Tapınağında baş rahip rahatsızlanır... Rahip için gerekli merhemi almak üzere iki Shaolin çok aşağılardaki köye gönderilir... Zorlu ve uzun yolun sonunda bir dere kenarında gördükleri köylü kızıyla köye yaklaştıklarını anlarlar... Kızın dereyi geçemediğini gören en genç Shaolin onu kucağına alır ve derenin karşısına geçirir... Köyden otu püsürü aldıktan sonra tekrar yola koyulurlar... Tapınağın kapısına dayandıklarında diğeri dayanamaz ve şöyle der: "Sen o kadını nasıl taşırsın... Bizde kadına dokunmak yasak diil mi... Yemin etmedik mi... Ama, fakat, lakin, yani, şimdi, sen kadını kollarında karşıya geçirdin. Bunu nasıl yaparsın... Bir kadını nasıl taşırsın" diye serzenişini dile getirir... Genç Budist şöyle cevap verir: "Ben onu orda taşıdım bitti, sen hala taşıyor musun?"... Peeeeh! Bunu duyan baş rahip, kapıyı açar ve uzak doğunun o yumuşak bilek hareketleriyle ikisinin de "çıt çıt" diye boyunlarını kırar... İşi bittiğinde diğer parmakları açık sadece baş parmağının içiyle burnuna sürtüp kafasını sağa sola hızlı çevirip "hiaaaa" diye çığlık atar... Tamam tamam... Buruuşlimtırak kısmını ben uydurdum... Ne yazar! Yazmaya karar vermiştim ve "Destur" almaya Amet Abi'nin yanına Star gazetesine gittim... Çizgi hikayelerimi ve Fasarya adlı köşelerime dair fikrini sordum... Fasarya adlı köşeyi yaparkenki amacımın 'Cahillikler Kitabı' , 'Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisi' gibi şeyleri hicvetmek olduğunu söyledim... Bu lafımdan kelle ilk olarak yeni çıkan Cahillikler kitabını tartıştık... "Cahillikler Kitabı kibirli; kendini matah bişii sanan; xtir book(ing:kitap)tan bir eser... En yüksek dağı soruyor; önce denizin dibinden başlayan havaideki bir dağı kendince şişiriyor, ardından da marstaki bir dağdan dem vuruyor; adamı deli ediyor" dedim... "Nebula, Andromedada ya da Samanyolulun herhangi bi yıldızının gezegeninde bu dediğinden kat be kat yüksek bir dağ olmadığını ne malum" şeklinde öfkemi kustum... Böyle tartışırken Amet Abinin masasına komşu bir muhabir abi "Jüpiter'de daha büyük bir dağ olabilir mesela" dedi... Ben "Pu ha ha ha ha" diye gülmeye başladım... Amet abi beni durduramadı... "Jüpiter'in likit ve gaz bir gezegen olduğunu yüzeyinin dümdüz olduğunu söyledim" ve "Pu ha ha ha" ya devam ettim... "sizinkisi de başka bir cahillikler kitabı oldu canım şimdi" şeklinde adam beni yaftaladı... Amet abi de kurumsal kimliklerine hakaret ettiğimden kelle beni suçladı... "Kurumsal kimlik kontrolü yaptırtma bana şimdi" dedim... Amet abi sinirlendi ve iki muhabir arkadaşı arkasına alıp bana "düzgün konuş" bakışı attı... Alta kalmadım, "Kurum adına konuşacaksan mikrofona konuş şeklinde kaş göz hareketiyle hareket çekmiş elimi gösterdim"... Arkadaki muhabirler ayağa kalktılar... Baktım ciddi kavga çıkacak, uzak doğunun o yumuşak bilek hareketiyle Amet abi'nin iki yanındaki muhabir kardeşlerin ikisinin de "çıt çıt çetene de sar bedeni bedene" şeklinde derdest ettim... Kurumsal kimlikleri nakavt olunca da "Pu ha ha" şeklinde gülmekten kendimi alamadım... (ilahi amet abi, kurumsal kimlik zedelenir mi be.. pvc kaplatırsın olur biter...) Nasıl Nasıl Edelim? Özay Gönlüm'üm TRT için yaptığı mektup meddahlıklarını bir yerlerden indirip mutlak dinleyin... Pastav olarak "Yaren" kullanan meddahımız ninesinin sesini de çok güzel taklit eder: "Amanin Yavriiim, Ben ööle duyyom o gucuman memleketlerde cicili bicili, boyalı moyalı, şıngırdak fıngırdak, kirpikler Tagma, Saçları Sogma, Onnan bunnan düşüp kalgma, gözleri elde (yabancıda), etekleri belde, artanı da yerde, sıska mıska şıbıldak gibi bazı çiikin miiikin hanımlar kızlar oluveyoomuş... Amanın onlara tutuluverende, yanıverende deme yavrııııım... Alceen gızın soyu sopu belli, saçı sırma telli, eline el değmemiş, kötü süt emmemiş, sevisi derinde eti butu yerinde olmalı dizine oturtturuveeedin mi gucaanda olmalı doomuuuzzz...” Bundan sonrasını tahmin ediyorsunuzdur… Ninesi aslında kendi köyünden bir kız yakıştırmıştır torununa, el kızlarını karaladıktan sonra ona methiye düzer. Ben bu dili çok seviyorum... Buram buram mizahı var ege şivesinin... Tiyatrocu Ali Cengiz Hocanın ninesi de ona "Anası bii babası onbiiii git istemem garii seni" diyormuş... Ama en komiği bittabi bilakis Denizli'de Denizlispor’un maçlarını anlatan yerel kanal diyorlar: "Adem dopu aliveedi... Goş be adem... Eh gaptırdı.... Eee be Adem vuruuvuruuveeceendi de gol oluveeceeedi be... Netçen şimdi garriiii!" ... "Bandirciiz" olayına hiç girmiyorum... *Türküyü derleyen Özay Gönlüm TRT sansüründen korktuğundan, Baldırı Çıplak Cemilem yerine Gaydırı Guppak demiş ve bizi yarmıştır... Ruhu şad olsun... Ne ne? Gezelim Görelimde Bu Ay İstanbul'un yedi tepesini gezdirecez... (Hangi yedi tepe kardeşim ... Bi kerem yetmişyedi tane tepeyle biten semt adı var ... ) Gezelim Görelimde Gelecek Ay İstanbul kapıları: Ahırkapı (ne komiktir ahırkapı... ahıra mı giriyon burası İstanbul dese birisi de yapıştırsam "abi ben ahırkapıdan girdim İstanbul'a" ... Dingo'nun ahırı denilen şeyde taksimin ortasındaymış zaten... Öğrendiğimde çok şaşırmıştım... Atlı tramvaylar zamanı, tramvayların atlarının bakıldığı yermiş... Dingo adlı bir ermeni bakarmış burada atlara... Çok komik... Ayın şarkısı Geçen Kardeşim Anıl aradı: Abi dilime takıldı senin de hoşuna gidecek " 'Peker Açıkalınla-Çııktık Kaçık akılla' şeklinde söylesene 10.yıl marşını" dedi kapadı... Ayın Yemeği Uykuluk... Sedatif etkili yemek grubuna girer (haşhaş böreği gibi)... Amnezi bile yapabilir... Minimumi, yedikten sonra insanın uykusu gelir... Kokoreç severler yüksek dozda alabilirler... Hasköy-sütlüce arası bi sürü yerde yapılır... Bol kekikle yenilir... Bir de Anti-mizah dergisi adı olabilir... Ayın filmi Bizim oralarda, yani trakyada "Mustafa" ya "Mıstaa" derler... Can Dündar madem Atatürk'ün çocukluk adını kullanacak, söylendiği gibi koysa ya adını filmin... Bu ara bizim köyde "Misti Dayı" vardı... Onun da kesin adı "Mustafa"dır... Unutulmaz An: Atatürk naçar, parasız, görevden azmedilmiş bir odada kara kara düşünürken, Doğu orduları komutanı Kazım Karabekir odaya girer: "emrindeyim" der, ordan devran döner... Ya düşünsenize üç kişi oturmuş memleket meselelerini tartışıyorsun... Hafif şişenin dibi gözükmüş, artık gaza gelmiş memleketi kurtarma planları yapıyorsun... O sırada omzuna bol apoletli bi abi dokunuyor... "Ben üçüncü ordu komutanı orgeneral falan falan" diyor... "gençler ordum ve ben arkanızdayız, yürüyün memleketi kurtaralım" diyor... Nooluyoruz len olmaz mısın? Gaza gelmez misin... Önce sigortanı falan yaptırtmaz mısın, sözleşmeli çalışan eşini dostunu kadroluya çektirmez misin, merkezi yerde bir büfe izni kopar mısın? Yauv gene gaza geldim! Filmde eksikliği hissedildi: Samsun'a çıktığında Atatürk'e deselerdi ya "Abicim bırak Allahını seversen, memleketi sen mi kurtarıcan Mustafa Kemal abicim yaa"... Tabii fikir babası met-üst'ten izin alıp... Filmin tiridilerine bayıldım... Hatta tiridine tiridine bandım... Önce bedava sandım sonra ciddi para verip yaptırıldığını öğrendim... Özellikle Atatürkün çizdiği, Vahdettin ile görüşme eskizinden çıkarılan oda çalışması bir harikaydı... Filme herkes bir kulp taktı... Özellikle Kemalistler filmi hiç sevmediler... Ahmet Abi, taraf gazetesinde okumuş "Mustafa filmi kemalistleri kesmedi" şeklinde bir manifestoyu... Argoya bayılırım... Biz kılavuzkargalarda karga sever olarak kolpadan şey desek ya: "Atatürk karga kovalamamıştır... Bunlar yalan... Aldatmaca..." Gelecek Hafta Gülme Duvarı'nda çok komik espriler var, örneğin: Türk Pop Tarihinin Dünü Bugünü: "Lan oolm iki gündür Kral TV izlemiyoruz baksana amma popçu türemiş yaaa!" dt Cihangir Bayburtluoğlu
Etiketler: gülme duvarı
0 tane yorum:
Yorum yazabiliriiiim!
<< Anasayfa